İlk golü attık, maçı kapatıp Güney Afrika-Angola maçına geçtim. Açıkçası 4-3 yeneceğimizi rüyamda görsem inanmazdım. Müthiş bir galibiyet… Metin hocanın hoş geldin hediyesi oldu. Beşiktaş ve Trabzon’dan aldığımız ekstra 6 puanla kendi sahamızdaki Antalya ve Konya yenilgilerini kısmen telafi edebildik. Bu 6 puan olmasa 12 puanla düşme puanı olan 15 puanın 3 puan gerisinde sondan ikinciydik. Bu galibiyetle ligde kalma mücadelesindeki takımlar içinde haftanın en kazançlı takımı olduk. Hocamızı ve futbolcularımızı kutluyorum.
oğulcan maç sonu maçı özetledi zaten “ligin en iyi takımına karşı oynadık ve 4 gol attık. kimse 4 gol atmamıştır” tarzında bir şey söyleyip “ileri hatta paslar daha iyi olsaydı daha farklı olabilirdi” dedi. yani aklımda böyle kaldı.
Bu sezon en büyük kazanımlarımızdan biri Oğulcan… İnşallah ikinci yarıda da böyle devam eder. Göktan’ı da bonservisiyle birlikte alabilsek iyiydi. Sezon sonunda sözleşmesi bitiyormuş ama Trabzon’un opsiyonu varmış sanırım. Dele Bashiru ve Tongya da çok iyi gidiyor. Koita da ikinci yarıda iyice toparlarsa şahane olur. Metehan da çok çalışmaya devam edip formayı kapmalı. Onyekuru ve Niang’dan çok umutlu değilim ama Metin hoca ikisini de bir şekilde ilk 11’de verimli olabilecek hale getirir mi? Yapabilir.
Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzon’u yenmek diğer galibiyetlere nispetle çok zevkli. Beşiktaş ve Trabzon’dan ekstra diyebileceğimiz 6 puan aldık ve bu sayede ilk yarıyı düşme hattının 3 puan üzerinde 18 puanla tamamladık. Zor ama ikinci yarıda üçüyle deplasmanda, ikisiyle sahamızda oynayacağımız son 5 takımı yenersek kafadan 33 puanımız olur ve düşme tehlikesinden kurtulduğumuz gibi gözümüzü daha yukarılara dikeriz. Bence Metin Diyadin de bu ince hesapları yapan tecrübeli bir hoca. Geçenlerde yazmıştım, bir kez daha tekrar edeyim. Metin hoca ile 1. Ligde 48 puan topladığımız 2021-2022 sezonunda ligden düşen son 4 takımdan 8 maçta 6 galibiyet ve 2 beraberlikle 20 puan almış ve bu sayede ligde kalmıştık. 4’er puan aldığımız 44 puanlı Kocaeli ve Bursa küme düşmüştü.
İkinci yarıda daha iyi ve güçlü bir takım izlemek dileğiyle yönetimimize, hocalarımıza ve futbolcularımıza başrılar diliyorum.
Kocaelispor maçı sırasında, bütün umudumu kaybetmiştim; ancak sonrasındaki performansımızla özgüvenim yerine geldi.
Yönetimimizin, teknik ekibimizin ve oyuncularımızın da ikinci yarıya özgüvenle başlaması ve işi baştan sıkı tutması en büyük temennim.
Haydi Gençler ![]()
![]()
“Kazanırsak” diye başlamıştı Necdet Ağabey, bence üç puanın çok ötesinde kazancımız var bu maçta. Beşiktaş galibiyetinden bile çok daha değerli bence.
Onuachu’nun ve Oulai’nin yokluğunu çok iyi değerlendirdik.
Darısı Samsunspor maçına ![]()
![]()
onyekurudan ümit kesildi sanırım necdet abi. gerçi takımın bu halini görüp “bi şeyler yapmalıyım” diyerek devre arasından sonra iyi bir giriş yapabilir. tabii o maaştan kurtulmakta fena olmaz hani. bugün metin hoca “bazı oyunculardan 0 katkı alabiliriz” dedi. büyük ihtimal onyekuruda bu oyunculardan birisi. mesela sergen hoca da rafa silva için “0” demişti. yani teknik adamlar silmiş bu oyuncuları. hadi rafa dönmez çünkü kanser bi muhabbet içerisinde beşiktaş ile. onyekuru dediğim gibi belki. niang’a gelince aslında biz santraforsuz mu oynasak demiyor değilim
ancak tabii bazı oyun formasyonlarında, anlarda, maçlarda ihtiyacımız olacaktır pivot santrafora. mesela rotasyonsun dense kabul eder mi niang. çünkü forvetsiz de oynamamız gereken maçlar olacaktır.
bu arada transfer zor dedi metin hoca. yani malumu ilan etti. bence bu daha iyi bir etki bırakabilir takım olmak açısından. çünkü bugun ancak takım olan ekiplerin/oyuncuların yapacakları çok iş yaptı oyuncular.
hocam aslında trabzonspor son derece sıkıcı ve tahmin edilebilir bir oyun oynayan takım. ancak önlem alınamayan da bir takım. fatih hoca ara ara esnek davranmaya çalışıyor da önceden dediğim gibi biraz yobazca bakıyor futbola. yani epl kafasında. aşırı sistemsel. oyuncuları(daha doğrusu oyunu) mekanik olarak gören bir hoca. bu yönünü açması gerekiyor. bunu 13-14 senedir söylerim, son avrupa şampiyonasında artık iyice ayukka çıktı bu futbolun futbol olmadığı. bunun siyasi/rant ve bir takım karanlık yönleri de var. (tabii burada hocalara demiyorum, bu oyunu dikte eden ve insanları yankı odasına aldıran bir durumdan söz ediyorum)
geçen beşiktaş’ın oyuna karşılık vermeye çalıştı. ancak takım sistemsel ve mekanik olduğu için ters tepti ve fark yiyeceklerdi. o kırmızı kart olmasa trabzonspor için çok kötü bir gün olacaktı. bugun bize karşı da öyle bir karşılık vermek istediler gene ters tepti. tekke hocayı çok severim, kişilik-karakter on numaradır da artık bir yolunu bulmalı bu sorunun. mesela trabzon hiç izlemediğim (o kadar da iyi gidiyor ve hatta tekke varken) bir takım oldu bu sene.
(beşiktaş maçlarını şiddetle tavsiye eder, sergen hocaya saygılarımı sunarım)
o eksiklere gelince zaten böyle bir oyun tarzı olan takımın bir iki oyuncunun eksikliğinde bu şekilde dökülmemesi, oyun formatının getirdiği güçten yararlanması gerekirdi. o oyuncular oynasaydı da bugun bu şekilde ve hatta geçen hafta beşiktaş karşısında da çok kötü durumda kalacak ve kaybetme ihtimalleri yüksek olacaktı. çünkü aşırı tahmin edilebilir bir takım.
not: ki metin hoca maç önü ne yapacağını nasıl oynayacağını nasıl kazanacağını evet maç önü bein spor a açıkladı. ve öyle kazandı.
mesela fatih tekke hoca “size” demesi bile ne kadar yanlış düşündüğünün göstergesidir (benim açımdan.)
hadi yabancı oyuncunla ya da takım konuşması yaparken “size” dersin de basın toplantısında ne bileyim yayıncı kuruluşa ve hatta kendi kendine düşünürken bile neden ingilizcesini. bu “korner” gibi bi şey de değil. (ki ona da köşe vuruşunu hala demeye devam ediyoruz çok şükür) bu sözcüklerin karşılığı var. ve seni kendi özünde daha derin düşündürecek bir şey. mesela bir kitap alacaksın, roman ya da tarih kitabı ya da ne bileyim bir makale okuyacaksın -türkçe- orada “size” geçmeyecek. yanı eksik çağrışım/imgelem alacaksın. ya da hadi bunu geçtim neden türk kamuoyununun karşısına geçip “size” diyorsun hocam.
ek not: “size” değil şu ingilizce sözcük olan “size”
Kümede kalma umutları için muhteşem bir galibiyet oldu. Gollere sevinmekten yorulduk
Sezonun en iyi topunu oynadık. Maç öncesi Trabzon’un 5-6 as oyuncusunun eksik olmasından dolayı beraberlik beklentim vardı ancak takımın Niang ve Onyekuru gibi el freni futbolcuları olmaksızın nasıl dişli bir oyun sergilediğini görünce hafta içi akşam trafiğine rağmen iyi ki gitmişim dedim. Türk milli takımı gibi 4-6-0 oynamak bize yaradı. Velho’nun sezon sonu satın alma opsiyonu 3,5 milyon dolar ve kulüpte öyle bir bütçe yok maalesef. Göktan da sezon sonu kiralık sözleşmesi biteceği için dönecek. Trabzon bu performanstan sonra bir daha yedek olarak başka kulübe yollamaz. Tongya gibi genç ve düşük maliyetli topçular bulmalıyız. Gençlerbirliği var ol daima…
Yıllardır bir maçta bu kadar eğlendiğimi ve takımın bu kadar iyi oynadığını hatırlamıyorum. öncelikle bir özür ve tebrik metin hocaya yukarda yazdığım gibi çok savunma yaptıracağını düşünüyordum. beni fena yanılttı. kurgusu mükemmeldi. tüm oyuncuların pozitif yönleri öne çıkmış sıkıntılı yanları ise törpülenmişti. bu kadar kısa süre de bunu başarması müthişti. takımda kimsenin kötü veya vasat oynadığını söyleyemem hepsi fazlasıyla alkışı hak etti. özel alkışlar ise velho göktan franco ve koitaya . özel bir parantez ise metehana maçın ilk yarısı nerdeyse hiç etkili olamadı hatta tribünler söylenmeye bile başlamıştı. ancak 2. yarı daki performansı hem kendini hemde takımı ipten aldı. yediğimiz 2. golden hemen sonra o enfes asisti yapmasa maç farklı bir yere bile gidebilirdi. demek ki tecrübeli ve yetenekli ayakları performası düşük olsada sahada tutmak gerekiyormuş.
takım da üzüldüğüm tek husus bazı noktalar da pas tercihlerinin kişisel olmasıydı. eğer o noktalarda doğru hatta beklenen yapılsaydı maç 7 ye 8 e bile gidebilirdi. Ancak oyunculara da çok kızmamak gerekiyor onlarda kendi ratinglerini yukseltmeye çalışıyorlar ki baya başardılar.
maçın en güzel anı ise yediğimiz 2. golden sonra TS taraftarlarının üç üç diye bağırırken 3. golu atmamız oldu.
umarım bu galibiyet üzerimizde gezen karabulutların dagıldığı günlerin başlangıcı olur.
Bu maçta 2-2’den sonra paniklemeyip iki gol bulmamız, hem takıma, hem de taraftara müthiş bir özgüven verdi. Ağustos ayındaki o nereye pas vereceğini bilemeyen, rastgele oynayan oyuncu topluluğu, Aralık itibarıyla birbirini tanıyan ve ahenkle oynayan bir takıma dönüştü ![]()
![]()
Bu sezon ikinci kez (ilki: Karagümrük maçı) bir lig maçında 2-0 öne geçtik, ilk kez dört gol atabildik ve üçüncü kez (öncekiler: Fenerbahçe ve Galatasaray maçları) üç gol yedik. Böylece, ligin ilk yarısını ilk üç sırada bitiren takımların üçünden de üçer gol yemiş olduk, ama bu sefer ilk kez üç puanı hanemize yazdırdık ![]()
![]()
Ocak ayında, aynı oyunu evimizde Samsunspor’a, deplasmanda Antalyaspor’a ve evimizde Gaziantep FK’ya karşı da sergilemeli ve bu üç maçtan en az yedi, hatta mümkünse dokuz puan alarak kendimizi küme düşme hattından iyice uzaklaştırmalıyız. Haydi Gençler ![]()
![]()
Lige ilk 5 maçta da yenilerek çok kötü başladık. Yenildiğimiz takımlardan ikisi şimdi kümede kalma mücadelesinde rakiplerimiz olan Antalya ve Rize… Neyse ki son maçta Trabzon’u yendik ve ilk yarıyı düşme hattının 3 puan üzerinde, nispeten fena sayılmayacak bir yerde tamamladık. Mutluyuz. Bu sezon hep Antalya maçındaki yenilgiye hayıflanıyorum. O maçı kazansak ilk yarıyı düşme hattının 3 puan değil 8 puan üzerinde bitirecektik. Neyse, olan oldu, yapacak bir şey yok. İkinci yarıda düşme hattındaki rakipleri çok ciddiye almalı, her maçı final gibi oynamalıyız.
vallaha bu takım tam final takımı gibi. o konuda benim için rahat
Kanallar arasında gezinirken, TRT Spor’da bizim maçın özetine denk geldim. Özeti seslendiren spiker, Koita’ya Keita diyor. Başa sarıp tekrar izledim, özet boyunca hep Keita demiş ![]()
Neyse, biz yenelim de onlar isterlerse Mahmut desinler ![]()
Hem sunucu Levent Özçelik, hem de yorumcu (ve Trabzonsporlu) Erdal Hoş, bu maçta rakibimizden çok daha üstün oynadığımızı vurguluyorlar ![]()
![]()
Program devam ediyor, yorumcu Ergin Aslan: “Metin Diyadin’i de ligde görmekten çok mutlu oldum. Metin Diyadin deyince, Gençlerbirliği’nin gerçekten var olduğunu görüp hissediyorsun. Metin Diyadin’in süper ligde olması iyi hissettiriyor.” ![]()
![]()
söyle bi şey yaptım, peşinen de atayım;
(yıldızları alt-alta eşitlemiş olmama rağmen forum buna izin vermedi, isimlerin hemen yanından başlatı yapacak bi şey yok.)
velyo ★★★★
talison ★★★★
jujek ★★★
kaptan ★★★★ ![]()
pereyra ★★★★
başiru ★★★★
tongya ★★★★⯪ ![]()
ogulcan ★★★★⯪ ![]()
metehan ★★★★
göktan ★★★★
koita ★★★★⯪ ![]()
trabzon maçı destanı
metin diyadin ve ekibiyle birlikte mecvut süperlig takımları arasında gençlerbirliği beşiktaş ile birlikte futbol oynayan, futbol oynamak isteyen 2 takımdan biri oldu.
bildiğim kadarıyla özcan hoca, doğa hoca, ergin hoca ve yatabare hoca kral başta olmak üzere diğer teknik-taktik analiz ekibine ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
metin hoca’nın isminin geçtiği ilk anda “direkt imzalar atılmalı” derken tabiiki sadece oyun gücü yönünden değil, bütün sorunları göz önüne alarak diyordum. tabiiki de çok iyi futbol oynayacağımızı da biliyordum. sonra bi sosyal medyaya bakayım dedim, bence hayırlı bir bakış oldu çünkü tivitir hesabımı kapatmış bulundum. orada ne “metin hoca olmasın” diyenlere katılıyorum. ne de “metin hocayı, hocaya para veremeyiz diye kabul ediyoruz” diyenlere katılıyorum. birincisi zaten baştan aşağı yanlış ve algısal bir düşünce olduğu gibi, ikincisi de para veremeyiz diye değil yapılanmaya gitmek zorunda olduğumuz içindi. yangınlarla, rüzgarlarla son derece yanlış tahlillerle oluşan bu algı’nın bize çok pahalıya patlayacak olması, elimizden bu sefer kulübü kaçıracağımızı bilmem nedeniyle birilerine de ağır konuşmayayım diye kapattım gitti tivitirı. çünkü orada konuşulan isimler tamamen yanlıştı. hem oyunsal olarak hem yapılanma olarak felaketi yaşatacak isimlerdi. peki bu insanlar hadi oyunu düşünmüyorlar da ne diye yapılanmamız gerekirken, bu kadar zor durumdayken bu isimleri istiyorlardı? işin en trajik yanı adı geçen isimler hakkında %10 ne yapacağını ya da kim olduklarını bilen vardıysa ben insan tanımıyorum demektir, o kadar açık konuşayım. tabii sosyal medyada yankı odalarında, önlerine düşen resimlerin üzerindeki yazılarda, pr çalışmalarında topluluklar bir şeyleri kendileri açısından kurguluyorlar. ayrıca benim anlamadığım metin hoca’nın iyi bir hoca olmadığı görüşü nasıl çıkmıştı? benim camiada bunu düşünen bir kişi bile olmadığını düşünmem kadar saflık ayrı bir konudur. çünkü maçları herkes izliyor diye düşünüyorum. bu net olan şey. farklılıksa şudur, mesela kendi açımdan yorumum “metin hoca türkiyede futbolu bilen az sayıdaki insanlardan biridir.” tartışmanın sadece bu boyutu vardır. sen hayır dersin evet dersin. cidden yani anlamıyorum bazen. bilemiyorum. neyse,
geçen maç analizinde takımın saha içindeki duruşuna bakarak söyle bir şablon çıkarmıştım;
"
…(Metehan)
.(talison)
…(tongya)
.(zuzek)…(göktan)
…(delebaşiru)
.(kaptan)…(niang)
. .(pereyra-koita)
"
kasımpaşa maçındaki taktiksel derinlik ve dizilim çoğu kişi için fark edilmemiş hatta “eksiklikler ve teknik ekibin daha henüz işe başlamış” olmasına yorulmuş olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu düşünüyorum.
bu şablonu çıkarırken yani kasımpaşa maçındaki durumu analiz ederken bunun bilinçli ve derin düşünüldüğünü de fark etmiştim. ve güzel bir organizasyon olduğunu, bir iki görev değişikliği ile de çok iyi organize takım olabileceğimizi düşünüyordum.
tabii futbol “maç maç” olduğu için bu taktik maç maç ve bazı anlar için cebimizde bulunuyor. (çoğu an ve maçta da bizi götürür.)
mesela bugun fatih tekke karşısında kurt bir hoca görünce ya da fatih tekke karşısında kendisine onun taktikleriyle(bilindik sistem futbolu ile) cevap vermeye çalışan birini bulamayınca, futbol oynamak isteyen bir hoca görünce epey bi bocaladı.
tekke’nin maç sonunda yaptığı basın toplantısındaki doğru yanlış analizler bir yana konuşmalarında benim dikkatimi çeken bir şey oldu, yedikleri üçüncü golün duran toptan ya da kornerden geldiğini anımsıyordu. maç içinde o kadar çok aksiyon, detay, olgu ve olay vardı ki hoca nasıl gol yediklerini unutmuştu. maç sonu maçta ne olduğunu tam anımsamayabilir, doğal ve olağandır da. konuşmalarına genel itibariyle baktığınızda futbolu ne kadar dar kalıp düşündüklerinin, üç-beş olgu ile baktıklarının da kanıtıdır. futbolda o kadar çok detay var ki bu detaylar korkunç boyutlara ulaşabilir. “yeni nesil teknik direktörler” kendilerini yankı odalarına hapsettiklerinden “çok kafa patlatıyoruz, arkadaşı aradım 3 saat maç üzerine konuştuk” derlerken aslında 3-5 şey üzerine saatlerce kafa patlattıklarını görüyoruz ki maç içindeki olayları yakalamakta anımsamakta bu kadar güçlük çekiyorlar. yoksa zaten maçın 60 dakikası yan-pas geri pas muhabbetlerinden çıkan absürt şeylerden oluyor. ki bu zaten 1 sene sonra bile hafızada kalacak bir maç oluyor. ama işte gerçek futbol oynanınca bırakın müdahale edebilmeyi, anımsamakta bile güçlük çekiliyor. o 3-5 detaydan çok daha fazlası yüzlercesi vardı. ve bu yeni nesil teknik direktörler çoğunlukla bizim futbol dediğimiz oyunu aşağılarken, futbolu “geçiş oyunu” olarak küçümseme eğilimde oluyorlar. biz sadece geçiş oynamadık. her şeye de geçiş demeyi bırakın bir zahmet. oyunun sayısız iç ve dış detayına odaklanmanız hem sizi yaşama ve doğaya yakınlaştıracaktır hem de size futbolu sevdirip üç-beş düşünce içinde saatlerce kafa patlatıp boşa kürek çekmenizi engelleyecektir. yoksa o gerçek detaylarla sabaha kadar konuşulur zaten ki bizde konuşuyoruz saatlerce.
bunları aslında genel itabariyle tekke hoca için demiyorum “ben biraz parlayayım çok güçlü kadroya sahip bir takıma -ah bir de istanbul takımına gideyim- görün bakalım nasıl teknik direktörmüşüm” hayaliyle yaşayanlara diyorum. ki oraya giderseniz büyük ihtimal zaten kadro gücünüzle çoğu maçları kazanma ihtimaliz var diyecektim o da yok. evet düşününce o da yok çünkü oradaki hocalar da o oyunu oynamıyor artık. görüyoruz oraya sıçrama yapmış bu kafa’nın tenekeler bağlanıp nasıl gönderildiğini. okan buruk mesela anadoluda oynattığı oyunu oynatmıyor. oynatamazda. morinyo gibi kovalanırdı. ki morinyo morinyo olmasa 2. haftadan itibaren kapıyı gösterirlerdi. he okan buruk çok beğendiğim bir hoca değildir, gelişmeye devam ediyor da ara ara tenekeye bağlatan oyunlar oynatıyor. mesela okan buruk’un şampiyonlar liginde bazı takımlara karşı oynattığı oyun “geçiş” diye aşağılanıyor mu bizim “yeni nesil” arasında merak ediyorum. napsın sizin gibi otobüs çekip oyuncuları yerlerde yatırıp süründürüp "oyunun gerektirdikleri"ni mi yapsın. tekke hocayı tenzih ediyorum, ama o yankı odasındakiler hem kibirli hem vasatlar. işin korkuncu bunun farkında bile değiller. bu nedenle de o takımları bile rezil rüsva ederler. ve o nedenle onlarla anlaşmıyorlar. o kadar da ahmak değiller. bir noktadan sonra parlayıp sönüyorsunuz işte. yeni nesil türk teknik direktörlerinin şimdiki ve -değişmezlerse- gelecek tarihi budur.
anlı şanlı general hanibal barca filleriyle alplerden inip romayı darma duman ederken, önüne çıkanı bir sağa bir sola savuşturur, roma’nın içinde rüzgara karşı rahatça efil efil gezip üzüm yer iken, kendi memleketinde patlak veren zama meydan muharebesini kaybetmesinin nedeni, ona o savaşta onun taktikleriyle karşılık verilmiş olmasıydı. rakibi -gene büyük general olan- “afrika fatihi” şanlı skipyoydu. skipyo hannibal’i yıllarca gözlemledi, analiz etti ve gene aynı şeyi yapacağını fark edip, onu kendi taktikleriyle vurdu. hanibal’in uzun süren bir sürgün hayatına mal bu savaş aynı zamanda ülkesinin de ileri bir tarihte yok olmasına neden oldu. çağımız ya da “modern” denilen teknik direktörlerin düştükleri hata budur. herkes afrikalı skipyo olma derdinde. ancak emin olun afrikalı scipyo onu sadece bir kereye mahsus yaptı.
laf lafı açtı “modern” sözcüğü bana vasatlığı çağrıştırıyor. yani bundan bin yıl sonra “modern zamanlardaki insanlar/modern çağdaki sosyoloji/siyaset/sanat bilmem ne” diye araştıran, bakan birisi bu çağın en rahatsız edici, en korkutucu en algısal dönem olduğunu görüp bizlere ve yaşadığımız döneme acıyacaktır. sadece bunu görmeyecek “insanlığın vasatlığı” olarak not düşecektir. bi de biz bu çağın yani “modern” ve "bilgi çağı"nın henüz başlangıcında olduğumuz için toplumsal açıdan ne olup bittiğini tam olarak kavramamız, anlamamız yok denecek kadar düşüktür. hem bir çağın başlangıcında yaşıyoruz, hem de bu korkunç çağa henüz geçiş yapan insanlar olarak yaşıyoruz. al işte adam füze gönderiyor ve yayınlıyor var mı böyle bir manyaklık. medya ve yankı odaları yeni türeyen şeylerdir. algı bu çağın gerçekliğidir. yani işin kısası keşke hippi döneminde doğmuş olsaydık. not: o dönem olmazsa 30/50’li yılların ankarası da favorimdir. (tabii arada 30/50’li yılların istanbulu özellikle beyoğlusu da ne yaşanırdı be)
“kendi oyunumuzu oynayacağız” büyük palavra. kafalarında “kusursuzluk” arayanların %99.9 hüsrana uğradığı bir uğraşının söze ve düşünceye dökülmüş hali. evet bir takımın “kendi” oyunu oynayabilir ya da “kendisi” olabilir. de işte bu “kendi oyunumuz” denilen şey taktiksel bir mekaniklik üretme çabasıdır. yarısı da boş iştir. bunlarda benim görüşümdür. ne derseniz diyin.
yani şunu böyle yaptık mı, bunu böyle yaptık mı tıkır tıkır işler gibi yaşamın dinamikleriyle en önemlisi yaşamın güzellikleriyle alakası olmayan bir düşünce sistemidir. diyoruz ya insanlar giderek hissizleşti, robotlaştı, işte bu da böyle bir şeydir. zaten her şeyi bu hale getirdikleri gibi futbolu da bu hale getirdiler. bu ne seyri-sülükte vardır ne kuantumda vardır. bilerek iki taraftan örnek veriyorum he. sonra napıyor bu paşalar, hataları başka yerde arıyorlar, kulüpte ararıyorlar, oyuncunun bilmem ne mekağine göre söyle böyle olması ya da olmamasında arıyorlar. efendim diyorlar “bek-stoper arasını söyle böyle çalıştık” nasıl çalıştınız. çalıştıysanız neden gol yediniz. size’ım çok güçlüydü o golü yememeliydik. eee sen size ile bu işin çözüleceğini sanıyorsan ne diyelim biz sana. hayır düşünebilirsin şu nedenle bu nedenle golü yemiş olabilirsin, buna sinirle bilirsin, ancak öylesine mekaniksel şeylerden söz ediyorlar ki bahaneler yağ kokuyor. hataları insan ve yaşamda aramak yerine almışlar ellerine yağı tornavidayı konuşuyorlar. her teknik direktör kızmak öfkelenmekte haklıdır ancak önce elinizdeki yağı ve tornovidayı bırakın. özendikleri (kusura bakılmasın ancak gerçekten özeniliyor) teknik direktörlerin ve liglerin o büyük başarıları gene onları kendi taktikleriyle yenmeye çalışanların hüsranı nedeniyle geldi. yani bir kloptur, bir guardioladır benim için çokta önemli değillerdir. çünkü sistem (ben şirket futbolu diyorum buna) onların karşısına onların taktikleriyle oynayan takımları çoğaltarak sonuçları çok önceden tahmin edilebilir bir hale getiriyor, onlarında işlerini kolaylaştırıyor. yani;
A taktiği + çok iyi oyuncular
yener
A taktiği ve ortalama oyuncuları
gibi.
arada ise muhabbet için A taktiğinin bilmem ne varyasyonu A taktiğinin B’ye çalan versiyonu…vs gerçekte olansa epl’den yayılan, şirketlerle dayatılan, medya ile beyin yıkanan bir futbolumsu’nun oluşu ve oluşturulmasıdır.
(ranieri’nin 23/24 cagliarisi ne güzel takımdı) (dvdsi çıksın o takımın o sezonunun)
(bugün bu sistem takımlarının beşiktaş karşısında neler yaşadıklarını, karşılarında birbirini kopyalayan takımlar olmayınca ne hallere düştüklerini, ne alaka ve ne tesadüfse? birdenbire kartlar,varların devreye girdiğini önceden de yaşadık, biliyoruz ve şimdi de görüyoruz) (eee beşiktaşın hali ne deniyorsa, adamlara yapılmayan kalmadığı gibi toplam kadro gücü açısından -bireysel demiyorum- beşiktaş neredeyse anadolu takımı gibi sahaya çıkıyordu hem mevcut kadro hem eksiklikler nedeniyle ki sergen hoca’nın dediği gibi 5 türk oyuncuyla -hem de altyapı oyuncusu ile- sahaya çıkan tek takımlar)
gerçi bunları burada yıllar öncesinde yazmıştım. hatta öyle ki bırakın sonuçları, oyun mekanik, oyuncular ise memur ve hatta oyuncular robot gibi görüldüğü için oyuncuların gol asistleri kale vuruşlarını taçları faulleri kornerleri bile tahmin edilebilir, oyuncular istenirse parlar/parlatılabilir ya da tersi olabilir demiştim. bu bir nevi basketbol’un son 20 sene içinde girdiği bir süreçtir. futolda bu yöne sokulmak isteniyor. mesela “bu takım iyi” denilen basketbol takımı diğer rakipleri de güçlü olsa diğer rakipleri ezeli/ebedi rakibi bile olsa %80-85 o ligin şampiyonu olur. bu futbolda %50’nin altındadır. ve futboldaki bu oran her geçen gün yükselmeye devam etmektedir. bu futbolu getirmek istedikleri şey böyle çirkin bir şeydir. kusursuz işleyen bir makine (tatik) yaratmak isteyenlerin aynı zamanda bu makine’yi kullanarak çoğu şeyi ters çevirebilecek ya da tahmin edilebilecek yönlere çekebilme ihtimali de korkutucudur.
bu kısmı tribünlerdeki tam da bu düşüncelerime uyan slogan ile kapatmak istiyorum “against modern football” he şey de geldi aklıma öyle bir pankart vardı “created by poor stolen by rich” kısacası türk futbolunu da dünya futbolunu da mahvettiniz beyler.
işte bu insanlar bu nedenle hiçbir zaman insanların zihninde bir tad bırakamayacaklardır.
geçen yazdımda adını andığım bir kaç oyuncuya gene o yazımda değindiğim yerlerden eklemeler yapmak istiyorum;
önce koitadan başlayayım çünkü geçenki “kasımpaşa maçı destanı” içinde ufak bir “koita öyküsü” vardı. umarım ileride bir şarkıya dönüşecektir. o potansiyel var. koita’nın bize imza atmasından beri parça parça söylediğim şeyleri geçen yazımda toparlayarak söylemiştim. şimdi de ekleme yapmak istiyorum.
kasımpaşa maçında anlamadığım biçimde ve neden olduğunu da bilmediğim bir halde sağ açıkta oynamıştı. o maçta tek eleştireceğim/eleştirdiğim konu/olay belki de hata diyebileceğimiz durum buydu.
“hem oyunu biliyor,
hem iyi al ver yapıyor
hem boşluklara aniden fırlayabiliyor.
hem istasyon olabiliyor.”
harfi harfine görüşüm buydu. ve bu özellikleri olan bir oyuncunun orada heba olmasını geçtim bi de geçmişi nedeniyle sakatlık yaşabilecek olma ihtimali nedeniyle de tedirginlik yaşamadım değil. ancak söyle bir bakınca sanırım sakatlık riskinin tahminimden az olduğunu gördüm. yani iyileşmiş göründü.
yukarıda saydığım bütün bu özelliklerin hepsini bize bu maç izletti. hatta bu özelliklerin bazılarını elit seviyelerde de gördük. koita’nın boşlukları -elit seviyede- iyi değerlendirme yeteneğini, topu ayağında olan oyuncular daha iyi görebilselerdi, çok daha başka olurdu. (parantez açayım tongya koita’yı görme konusunda iyiydi.) (metehan da görmeye çalıştı, ancak birazdan geleceğim göktan’a bu konuda o cidden çok kötüydü. bunun da bir kaç nedeni olduğunu düşünüyorum. göktan kötü dedim de, göktan boşlukları gördü ancak santrafor ya da uç oyuncunu görme konusunda kötüydü diyorum)
koita’nın becerilerinin yanında dikkate alınması, tatiksel ve ruh açısından önemli ve artı katan/katacak olan özellikleri;
iyi niyetli bir oyuncudur.
takım için çabalar.
salağa yatmaz.
bencil değildir.
takımdaşlık ruhu yüksektir.
konsantrasyonu yüksektir.
(aslında bu özellikler bir oyuncunun yeteneği ne olursa olsun, kalitesini ya da takıma katkısını/performansını gösteren ve belirleyen özelliklerdir. özellikle türk futbol kamuoyunun kör noktası oyuncuların bu yönlerini görememesi/görmemesi ya da tartıya koymamasıdır. )
mesela hüseyin eroğlu’nun en büyük eksiği yukarda uzun uzun yazdığım mekaniklik sorunu olduğu gibi oyuncunun ruhundan anlayamıyor olmasıdır. bu ikinci özellik yani oyuncu ruhundan/karakterinden anlamamak sadece çalışarak (ki kendisi çalışmayı 1.plana koyar :d) kapatılabilecek bir şey değildir. bir nevi geçirdiğiniz tecrübelerden edindikleriniz ve yaşam karşısındaki duruşunuz/mücadeleniz/pratikliğiniz ve kavrayışınız ile alakalıdır. bu nedenle de kendisinin süperlig hocası olması (gerçi çoğu hoca süperlig hocası değil süperligdeki) çok zordur. tabii ki taktiksel bilgi birikimi (ki kendisi taktiksel olarak çokta iyi değildi) önemlidir, kafa patlatmak önemlidir de işte bu diğer yön yoksa, yapamazsınız.)
zuzek için “yönetimden talebim güreş kursuna yazdırmasıdır” diye bir talepte bulunmuştum. bence bir kere daha düşünmeliler. zuzek maçın başında çok sağlam durdu. özellikle trabzonspor bizim sol tarafı işlemeye çalışırken hem konsatre hem netti. atak yaparken de etkili olduğu zamanlar oldu. hem zubkov’un orada olması hem de sanırım bizim o tarafımızı zayıf görmeleri nedeniyle oradan baya bi yüklendiler. zuzek topları toplama, atak kesme konusunda son derece iyiyken, pasörlük veya oyunu kurma ya da bir şekilde topu oradan çıkarma konusunda ara ara bocaladığı ara ara kritik ara ara çok kritik hatalar yaptığı gibi bazen de çok güzel işler çıkardı. (mesela golü getiren kornerin oluşumunu zuzek’in ileri sürmesi başlattı ki bu konuda tongya ile iyi anlaştılar oralara gelirim heralde). bunun nedenlerinden biri topu çıkaracak oyuncuların olmamasıydı. taktiksel olarak ogulcan ve hatta tongya da ileri hatta kaldığı için topu ayağına aldığında zuzekin üzerinde büyük bir baskı oluştu. buradaki kilit isimin, zuzek’e yardım etmesi gereken kişinin başiru olması gerekiyordu. tongya ara ara hem top isteyerek hem boşluklara kaçarak, al-ver yaparak- topu ileri taşıyarak defansı rahatlatan isimdi.
başiru topu çıkarma konusunda çok fazla yardım edemedi. belki de teknik ekip çok fazla topla oynamasını istemedi. çünkü tongya ve diğer ortasaha oyuncularımız ve hatta bek+kanatlar bu işi görmeye çalışıyordu. belki de tatktik zaten buydu. başiri bazen basit ve tehlikeli hatalar yaptı. bugun ya da yarın ya da diğer maça kadar zuzek’in hatalarının konuşulacak olmasının nedeni başiru’nun yaptığı kritik basit hataların net pozisyonlara dönüşmemiş olmasıdır. bu arada başiru iyi mücadele etti ve konsatrasyon konusunda iyiydi. yanlış anlaşılmasın güzel maç çıkardı. kolay değil önünde topu alıp giden, sürekli ileri koşanlar varken arkada tek başına koca ortasahayı tutmak. konu “hata” olduğu için yazdım.
göktan’a gelince önceden kendini parlatmaya çalışmasının yanında, nasıl desem, olgun bir oyuncu gibi davranmıyordu. bunu sadece beden dilinden değil, oyunundan da anlayabiliyorsun. 22 yaşında, gençte çokta genç değil. bunun farkında olmalı. yalnız bu maçta bu yönlerini geliştirdiğini gördük. daha hızlı tepkiler verdi. en önemlisi daha çok takım içerisinde kaldı. göktan gibi özel yeteneği olan, topu süren, füleli oyuncuları severim. ancak bazı şeyleri aşması gerektiği gibi geleceğini de düşünmesi gerekiyor. bizde irfancan kahveci vardı. müthiş bir oyuncuydu. ben net avrupada özellikle italya ya da ispanyada büyük bir takıma gideceğini düşünüyordum. ne oldu? fenerbahçede kaldı. fenerbahçe diyorum da bizim oyuncuların en büyük hayallerinden biridir istanbul takımları. ama işte irfancan için nasıl desem 3.ligde şampiyonluğa oynayan bir takım gibi bir seviyedir, fenerbahçe. işte orada kaldı. 20 sene olsa 1.ligdeki bir takım seviyesi olurdu fenerbahçe, 30 sene önce olsa zaten yurtdışı diye bir şey yoktu. türk futbolu 5.6 seviye geriye gitti malesef. irfancan’ın gittiği takımda karşısına abdullah avcı çıktı. bütün yeteneklerini köreltti. kendisini 8 numara yapmaya çalıştı. sonra fenerbahçede ismail kartal ile birlikte her ne kadar 10 oynamasa da daha serbest kanat oynadı. yoksa bir süre sonrada anadolu takımına dönen büyük bir potansiyel olarak kalacaktı. o başakşehirde yaşadığı köreltme onun kariyerine vurulmuş en büyük baltaydı. yetenek seti itibariyle göktan da sevilmeyen, modern futbolda istenmeyen oyuncu tiplerinden biridir. trabzonsporda abdülkadir ile oynadı mı bilmiyorum gene abdullah avcı ağlata ağlata o çocuğu da yok etmesini bilmişti. bunlar sadece bu yönden değil, kariyer inşası açısından da dikkat edilmesi gerekilen şeylerdir. mesela, bizde gol kralı olacak, şu an bizde olsa süper lig forveti olacak, adını bile unuttuğum kimdi bak, heh, melih bostan napıyor? evet adını unutmuşum. napıyor? yani kendimi parlatayım, gideyim diyorsa bu kulübün kıymetini bilmiyor demektir. bilmeyebilir. insanlık halidir de, bu bilmediğin kıymet kariyerine mal olabilir. burada da olacaksan kendini değil kulübü düşüneceksin. mesela dikkatimi çekti, koita’ya neden daha uygunken pas atmadı? bunu kupa maçında da yaptı. mesela orada tongyaya çıkardı(çokta güzel çıkardı tongyaya. ancak ikinci gol şansı koitaya göre 2 kat düşüktü) ne düşünüyor acaba. 10 numara oynamak istiyor ve koita’nın onun mevkisel rakibi olduğunu mu düşünüyor. bilmiyorum. ben böyle bir hisse kapıldım. doğru olmayabilir. ancak koita’nın o tavrı şahaneydi.
metehan bence çok iyi bir maç çıkardı. gol atmalıyım veya asist yapmalıyım derdiyle yaptığı tercihlerin onu iyi oyuncu yapmayacağını, bu seviyelerde “şu kadar asist yaptım gol attım” a çokta bakılmadığını, bu seviyelerde insanların dikkatini çeken şeylerin mental ağırlıklı olduğunu bilmesi gerekir. çek şutunu hatta 10 tane şut çek ancak demek istediğim başka. mesela şut pozisyonunu geçtim, tamam iyi vuracağını düşünmüş olabilir, önü de açıktı, tercihtir, olabilir, şutu çekebilir. benim kızdığım pozisyon o değildi zaten. benim asıl takıldığım başka bir pozisyondu. ön alan baskısıyla topu kazanmıştık. metehan tongya’ya pas atabilirdi. atmadı. belki de atamayabilirim diye düşündü. peki atamadın o pası. stoperin ayağından korktun. ee o zaman topu neden koitaya bırakmadı? koita topu alsa göndermeye çekindiği tongya’ya çok rahat bırakabilecek ya da yandan koşan (sanırım göktandı) ona aktarabilecekti. topu ısrarla sürüp 18 içine girdi ve net bir pas bırakmak istedi. ya da artık orada hiç sağlıklı düşünemedi.
bu arada metehan’ı ve göktanı bu yönlerinden eleştiriyorumda bu iki oyuncunun 11 oynaması gerektiğini düşündüğümü de belirteyim. metehan özeline gelince ilk yarı ne kadar eleştirilse de o eleştirilere katılmıyor, ilk yarıda çok iyi maç çıkardığını, planımıza harfiyen uyduğunu, bazı "huy"larının nüksetmesinin göze battığını, atak yaparken bizi çok rahatlattığını, total olarakta muazzam oynadığını belirtmek istiyorum. göktan’ın da çok çalıştığının, onun durumunun daha çok genç oyuncu sıkıntısı olduğunu, gerektiğinde bekini de kovaladığını çok çalıştığını da belirteyim.
oğulcan, ilk oğulcan yorumumuz olsun. bana göre maçın adamıydı. tek diyeceğim, bir pas tercihi nedeniyle göktan’a kızmıştı. evet orada oğulcan’ı görebilirdi, belki stoperin hamle yapacağını düşündü ya da daha ince gördü de daha iyi bir pas çıkardı bilemeyiz de, göktan’ın tongyaya çıkardığı o pas çok iyiydi. oğulcan napıyordu. sağda ısrarla pas diye ellerini havaya kaldırıyordu. o pozisyonda ısrarla pas için beklemek yerine oyunun akışına tepki verse o top tongyaya geldiğinde arka direkte kendini boş kaleye doğru bıraksa zaten gol onundu. oğulcan konumlanma konusunda iyi bir oyuncu. akışkan oyundaki değişken konumlanmalarda (bunu ben uydurdum çünkü nasıl anlatacağımı bilmiyorum varsa böyle bir terim onu da bilmiyorum) kendini geliştirmesi gerekiyor. bu sadece konsantrasyon değil, oyun içinde tek bir doğrunun olmadığını idrak etmekten geçiyor. zihinsel bir mesele.
karakter sınırından iki part halinde atıyorum. meğersem belirli bir karekter kullanma kısıtlaması varmış :d
bu maçı çok sevdiğimden dün bir daha izledim. bir kaç anı not alıp tekrar izledim. ara arada bu yazıyı yazdım. yazdıkça da yazasım geldi.
maç
bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik
öncelikle şunu belirteyim, top bizdeyken uyumlu bir serbestlik ile oynadık.
maçın başında trabzon bizim sol tarafı seçerken, hem zubkov hem pina’nın bindirmeleriyle hem de trabzon stoperlerin topu sürerek sol bölgemize baskı oluşturmaya çalışmasıyla sonuç almaya çalıştılar. biz ise bize göre sağ tarafı seçmiştik. özellikle velyo topu oğulcan ya da pereyraya yollamaya çalışıyordu. her ne kadar pasör stoper olarak oynayan zuzek sol tarafta kalsa da, özellikle oğulcan ve göktan’ın sağ tarafı işlemesi maçın başındaki ataklarımızı şekillendiriyordu. sağ taraftan geliştirdiğimiz atakların çoğu çizgiden dikine top sürmelerle gelişiyordu. yani topu göktan ya da oğulcan alıyor ufak bir al-ver ile ileri taşıyor, atak başlatıyordu. bu sağ taraftan geliştirdiğimiz ataklar sırasında başta pereyra ve kaptan’ın ve özellikle de delebaşiru’nun da hakkını vermek gerekiyor. hem atak başlangıcında hem top kaptırıldığındaki konsatrasyonları önemliydi, iyiydi.
göktan zaten bireysel yeteneği çok yüksek, rahatça adam geçebilen ve hızlanması iyi olan bir oyuncuyken yanında gerektiğinde çizgiye basarak oynayan bir oğulcan vardı. bu ikilinin topsuz oyunları özellikle diğer kanattaki ataklardaki topsuz oyunları da çok iyiydi.
hem ozan (ki iyi oyuncudur) hem diğer adını unuttuğum ortasaha oyuncusu doğal olarak sağa kaymaya kaymaya başladı. işte burada devreye metehan ve tongya girdi. ve bu rakibin ortasahasının hatta rakibin kendisinin çökmesine neden oldu. bunu söylede açıklayabiliriz. kompakt/yoğun taneciklerin dahil oldukları maddeye uygulanan sıcaklık karşısında rastgele dağılmasıdır. işte o sıcaklık 1.bizim oyun planımız 2. ortasahamızdı. ya da diğer tabirle sos verdiler.
tongya hem hafiften derine sarkıyor, hem sarkarken (genellikle top zuzekteyken) boşluklara kaçarak bir şekilde atak başlatmaya çalışıyor, hem defansı rahatlatıyordu. metehan ise genellikle doğru pozisyonlar alarak ataklara yol yaratıyordu. (hem hava toplarında hem akan oyundaki metehan’ın konumları çok iyiydi.) ayrıca sol kanattan atak yaptığımızda göktan ve oğulcan ataklara hem dahil oldular hem konumlandılar. bu atakları sadece bu oyuncular gözünden bakmamak, arkalarındaki oyuncularında bu konumlanmalara yardım ettiklerini onlarında çok iyi işler çıkardıklarını unutmamak gerekir.
ilk gol nasıl oldu;
bizim ilk gol soldan gelişen atağın sonucunda oluşan bir köşe vuruşundan geldi. eee hani sağdan geliyordu bu gençlerbirliği? metehan filan beki kovalayacaktı noldu? derlerken soldan da gelmeye başladık.
top velyo da. trabzonspor o dakikaya kadar doğal olarak şunu bekledi;
“topu bizim solumuza çıkaracaklar, kaleci pası kaptanlarına atacak, pereyra nerede buradaymış. tamam defansif ortasahalar ayık olun. ilerisi ayık olun. bakın şimdi mecbur ileri vuracaklar hehe” diyerek kendi sollarına yaslandılar.
ilginçtir, velyo feyk attı. ya da trabzonun alanı kapatmasından sonra terse dönüp topu zuzek e attı. ancak öyle bir döndü ki feykli bir dönüştü. (bu arada mesela ileride pivot olsaydı büyük ihtimal topu ona şişirecekti.) topu trabzonun kuruluma göre terste kalan zuzek’e attı. zuzek aynı zamanda ileri sürebilen bir stoper olduğu için bu boşluktan yararlanıp topu sürmeye başladı. bu yönünü çok gösteremese de evet ileri sürebiliyor. ve maç boyu boşluk kovalayan tongya’yı gördü o da metehan ile oyun geliştirip korneri aldı. bu atak maçın içindeki yüzlerce ataktan sadece biri olmasına rağmen (bize golü getirdiği için yazmadım) tatiksel olarak ne kadar esnek ve yaratıcı olduğumuzun, rakibi hem ters köşeye(düşünsel olarak) yatırma kabiliyetimizin hem de tedirgin etme gücümünüzün ne kadar yüksek olduğunu göstermek için yazdım. hem iki kanadı, hem boşlukları kullanabilen bir takım olduğumuz gibi, top sürme/topu ileri taşıma konusunda da çok iyi seviyede bir takımız. + olarak bireysel yeteneklerin olması bizi başka seviyede bir ekip haline getiriyor. rakibi de dağılan taneciklere çeviriyoruz. ya da işte bu maçta öyle yaptık diyelim. böyle genel konuşuyorum da.
he bi de sadece iki kanat işlemiyor aynı zamanda bir kanattan öbür kanata aniden top çevirebildiğimize gördük. (bu arada metehan ve tongya’nın çok iyi bir ikili olduğunu da eklemek istiyorum. ikisi de sağ kanat. futbol bu kadar garip ve güzel işte)
bu nasıl oluyor. bu da söyle oluyor. bizim iç orta sahalarımız
hem hareketli
hem özel yetenekleri olan
hem top sürebilen
hem de kanada açılabilen oyuncular
varın termal sıcaklığı siz hesap edin.
bu durum rakibin ortasahasında büyük boşluklar yaratabiliyorlar. diğer oyuncularımız da bu boşluklardan yararlanabiliyorlar. mesela üzerimize gelen bir takımın bir değil üç beş kere düşünmesi gerektiğini bu maçı izleyen teknik ekipler anlamışlardır. diğer maçlarımızda bize karşı önlem alınacağını, boşluk verilmeyeceğini, sert oynayacaklarını da belirteyim. gene de “gençlerbirliğinin üzerine gideyim” gibi bir şeyi yapmaları, kalelerinde en az 3 gol görmeleriyle sonuçlanacağının da bilincinde olacaklardır.
söyle bir pozisyon var. top gene zuzekte. zuzek alıyor topu delebaşiru’nun sırtına atıyor ve top bizim sahamıza doğru tehlikeli bir şekilde sekiyor. bunu fırsat bilen rakip oyuncular ileri yükleniyor derken seken topu alan zuzek boşluk kollayan tongya’yı buluyor. tongya nedir, boşluk kollar, alır sürer, adam eksiltir değil mi. 500 derece yakıyor ortalığı. alıyor sürüyor. daha topu sürmeye başladığı anda rakibin ortasahasının ortasını sanki musa’nın denizi yardığı gibi yarıyor çünkü kanada mı gidicek top mu sürecek metehan ile mi paslaşacak belli değil. mecbur trabzon ortasahasının biri sağa biri sola açılıyor derken göktan ortasahada bomboş bir alan buluyor. pereyra zaten sağ tarafta kocaman bir yayla sahibi olmuş tüpünü kapmış gelmiş çay demlemiş. ve top o yayla içindeki pereyraya 2-3 saniye içinde aktarılıyor.
baskı
ön alanda baskı yaptımız zamanlar oldu yapmadığımız zamanlar oldu. önceden ara ara göktan’ın yaptığı şok pres ya da baskılar bu sefer takım halinde belirli aralıklarla yapılmaya başlandı. özellikle oğulcan ve göktan bu konuda iyilerdi. teknik direktörlerin “şok” üzerinde sadece futbol açısından değil, genel açıdan araştırma ve kafa yormaları gerektiğini düşünüyorum. oyunun en çarpıcı ve kilit olgularından birisi "şok"tur. bu yönüyle de özellikle göktan’ı kutluyorum. tabii ki şok press anında bunun gelişeceği, rakip oyuncunun şoka sokulacağını sezip konumlanan diğer oyuncularda önemlidir. bunun içinde başta koita’yı tebrik ediyorum.
ön alandaki savunmamızın diğer bir yani, dedik ya trabzon bizim solumuzdan geliyor, ediyor(hatta bir ara sanırım kaptanları savic bile bizim solumuzda peyda oluverdi) stoperlerin özellikle batagov’un üzerinde baskı kurmak yerine topu bizim sağımıza yönlendirmelerini sağladık. yani koita top batagovdayken pina’yı kapattı. bu neden önemliydi. bir kere sadece oradan gelmesinler deyü değil, trabzon’un ana atak planlanını boşa çıkarmaktı. trabzonun yaratıcılıktan çok uzak bir takım olduğunu da bu verilere eklersek napacaklardı? benim bildiğim kadarıyla en yaratıcı oyuncuları muçi. muçi iyi oyuncu. ancak yaratıcılık baz alınırsa örneğin gençlerbirliğinde net ilk 5 e giremez. 6 mı olur 8 mi olur orasını bilemem. ne yapacaktı bu trabzon, topu pinaya atacaklardı. bir ortasaha ya da muci oraya yanaşacak zubkov oraya gelecek al-ver kaç pozisyon bulmaya çalışacaklardı. tabii karşılarında sistem ya da ezber takımı yoktu. gariplerim hemen savunmaya çekilecek, çanakkale geçilmezi oynayacak ve en önemlisi gereğinden fazla saygı duyacak kendine saygısızlık edecekti.
saygı önemlidir de saygı çok yanlış anlaşılıyor. saygı duyarken kendine saygısızlık etmeyeceksin. yani saygı bambaşka bi şey.
işte sen bu kadar tahmin edilebilir oynarsan, bir ön alan oyuncusunun alan kapatmasıyla boşa çıkarsın. zayıf olan b/c planına geçersin ki onlar da çok zayıftı. burada sevdiğim için fatih tekke’yi de baya yerden yere vurmuş gibi oldum da yani sevdiğimden :d mesela bir pozisyon daha vardı. top gene batagovdayken koita gene sol tarafı kapatıyor. bu sefer ön tarafta yerleşmişiz. batagov topu oğulcan’ın ayaklarına bırakıyor. ve çok iyi bir pozisyon fırsatını gençlerbirliğine hediye ediyorlar. hadi çıktın diyelim, o topu kaybettiğinde kontra ataklarda kanatların yolunmuş şekilde kalacaksın. gibi.
eteboyu aradığım pozisyonlardan birisi aynı böyle bir savumada top kapma olayında gelişti. batagov- savic’e attı topu. koita direkt baskıladı. oda allahı var uzun top ile pinayı çok iyi gördü. sonra tabi hede hödö derken pozisyonu kaybettiler, delebaşiru topu aldı. şimdi delebaşiru’nun ileri sürme top taşıma yeteneğinin ne kadar var olduğunu ne durumda olduğunu açıkcası bilmiyorum ancak etebo olsaydı o topu 18 yayına kadar taşırdı. ya da kanada açardı.
tek pas ve tempo
bir diğer değinmek istediğim konuysa takımın tek pas kalitesidir. ver-kaçlar analiz edilir, düşünülür de, tek paslar pek edilmez. bu da günümüz “modern” futbolunun kağnı gibi oynamasındandır. yoksa eskiden tek pasların bir önemi vardı. mesela;
zuzek pasör olarak topu aldı. bu dediğim dakika 22 bu arada. sağ tarafa açılmış kaptana gönderdi. kaptan da pereyraya topu çıkardı.
pereyra tek pas ile oğulcan’ı gördü. (hatta arif hiç beklemiyordu öyle bir pası yere düştü)
oğulcan topu aldı, sürdü ve boşluğa kaçan koita’yı gördü.
koita boşluktan tek pas ile tekrar oğulcan’ı gördü.
oğulcan gene tek pas ile tongya’yı gördü.
tongya gene tek pas ile metehan’ı gördü.
metehan orada tek pas ya da kontrol pas ile tongya ya da göktan’ı görebilse gol şansımız hatta golümüz vardı muhtemelen.
(metehan’a en çok kızılan pozisyon bu sanırım ben çokta kızmadım. evet %99.5 pas çıkarması gerekirdi de önü boş vurdu. tabii ayağın iyi olacak)
şimdi sayalım. bir atakta 4 tek pas yapmışız. bu 4 tek pas birdenbire 18 içinde metehan’ı bomboş bıraktırdı. aynı zamanda metehan topu aldığında iki oyuncumuzu 18 içinde kaleciyle karşı karşıya şekilde bomboş bıraktırdı. yani trabzonlu oyuncular allak bullak oldu.
diğer konuşulması gereken konulardan biri de ortasahada seken topların çoğunu bizim toplamamızdı. bu da önemli hatta maçı kazandıran üstüklüklerdendir
biz hem maden bulunca hem de takım 11 oyuncu olarak çok iyi konumlanmaya, tehdit oluşturmaya başlayınca velyo artık topu metehan’a atmaya başladı. metehan topları çok iyi kontrol etti. indirdi. atakları geliştirdi. o nedenle dün izlediğim iki yayında da metehan’ın ilk yarıdaki eleştirilen performansına katılmadığımı bir daha ekleyeyim. bu sefer soldan tek paslarla çok iyi bir atak bulduk. ortasahada seken topu göktan kaptı,
metehanı gördü,
metehan müthiş bir görüşle topu diğer uçtaki pereyraya gönderdi,
pereyra adeta kortun önündeki bir tenisci gibi topu iki rakibin arasından tek pas ile koita’ya attı
koitada sen tenisciysen ben de badmintoncuyum der gibi tek pas ile göktan’a bıraktı.
göktan’ın güzel şutunu kaleci çıkardı.
artık oyunun bu anından sonra hem soldan-hem sağdan hem ortadan ataklar yarattığımız gibi tek paslarla adeta rakibimizi sahadan silmeye başladık ve bence çok büyük bir fark kaçırdık.
fatih tekke “ikinci yarı başlarında uzun oynamalarını bekliyordum” demiş. oysa ikinci yarı kendileri de uzun oynadılar. ne gutas ne zuzek buna aman vermedi. bence uzun oynamaya en çok ihtiyacı olan takım zaten trabzonspordu. defalarca top kaptırdılar, defalarca şok press/baskı yediler. defalarca kontraya yakalandılar. topu tutayım desen tutamıyorsun, atak yapayım desen kontra yiyorsun, oyunu kurayım desen press yiyorsun.
burayı açmak gerekiyor. uzun oynanabilir. bu futbolun içinde olan, yadırganacak bir şey de değildir. he konu uzun toplarsa, trabzonspor uzunları direkt savunmamızın göbeğine gelişi güzel sallarken, biz uzunları bilinçli olarak kullanıyorduk. ya arkaya sarkan bir oyuncuya ya metehan’a uzun gönderiyorduk. metehan da çoğunu kontrol edip indiriyordu. hiçbirine de önlem alınamadı.
⦁ bizim yediğimiz ikinci golde bir şey gözüme çarptı. maçta hiç yapmadığımız kadar yaslanmıştık. koita dahil bizim yarısahamızın ilk 30’undaydı. o görüntüden kısa bir süre sonra gol yedik.
⦁ topları ters kanata, bekten-beke, kanattan-kaçan beke çok iyi yönlendirdik. metehan ve pereyra bu konuda çok iyiydi.
⦁ ikinci yarı hem ön alan baskısı hem şok pressler ile trabzona top oynatmadık. çokta fazla pozisyon bulduk ve harcadık.
genel itibariyle gözüme çarpanlar bunlar. dün yazıyı yazarken maçı tekrar izledim, görebildiğim, anlayabildiğim kendimce doğru yanlış eksik fazla yorumladığım şeyler bunlardı.
Eline sağlık Onur kardeşim, keyifle okudum. Üstelik kazandığımız çok zorlu bir maçtan sonra okumak çok daha keyifli…
Metin Diyadin gerek futbol bilgisi ve anlayışı, gerekse kişiliğiyle ülkemizde değeri bilinmeyen hocalardandır. Anımsadığım kadarıyla ASAŞ (OFTAŞ) 1. Ligde şampiyon olduğunda şampiyonluk kupasını o kaldırmadı ama en büyük pay sahiplerinden biri bence Metin hocaydı. 2021-2022 sezonunda kurduğumuz takım çok mütevazı bir takımdı. Başka bir hoca olsa küme düşebilirdik. 44 puanlı iki güçlü şehir takımının küme düştüğü zorlu bir sezondu ve biz 48 puan topladık. Şimdi teknik kadroda ona yardımcı olacak Özcan Bizati, Ergin Keleş, Doğa Kaya ve Yatabare var. Top oynamaya yatkın bir futbolcu kadrosu var. Ortak akılla çok daha iyi işler yapmalarını diliyorum.
bizim takım bunu hep yapıyo işte…
sezon başından beri tüm maçlarımızda böyle oynadık… sakin ve şuurlu…
gençliğimizde sık kullanırdık “oyunu oyun gibi oyna” diye… işte bizim takım bunu yapıyor bu sezonda… top bölgesinde çoğalıyorlar, defansa yanaşıp top alıyorlar, dönüp en uygun yere aktarıyorlar, çizgiye inip pozisyona giren arkadaşlarını buluyorlar falan…
ama bunu hep yapıyorlar…
bu dediklerimi bütün takımlar yapıyor veya yapmaya çalışıyor da; trabzonspor’u hepsi yenemiyor dimi?
bir büyüğüm söylemişti… “taşı delen dalgaların gücü değil, sürekliliğidir” diye…
bizimkilerin bunu yapabilecek kondisyonları var… genç bir takımız, eğitimli bir takımız, sürekli golü düşünüyoruz…
çünkü; takımımız için futbol sadece futboldur…
böyle de olması lazım… sahadakiler için “futbol sadece futbol için” olması lazım…
futbolun izlenmesi en güzel yanı, doğru oyunu kesintisiz, ısrarcı ve maçın son dakikasına kadar uygulamaya özen gösteriyorlar…
trabzonspor gibi son haftaların başarılı sonuçlar alan bir takımına karşı 2-0 dan üçe taşıyacakken 2-2 ye getirmesi hiç bozmadı takımı… hala aynı oyunu oynamaya devam ettiler…
oyunu doğru ve çabuk oynadığında rakip yorulur…
2-0 dan 2-2 ye gelen trabzonspor’un üçe ve dörde gidememesinin esas nedeni budur… top bölgesinde çoğalma, dayanışma, topu en doğru yere çabuk aktarma…
şampiyonluk söylemlerini sıkça kullanmaya başlayan trabzonspor bile bizimkilerle fazla gidemedi…
metin hoca değişmişti bu maça özel… bir haftada takımı uçuracak hali yoktu tabi ki… zaten uçmadık… uçarak yenmedik trabzonsporu
haa birde m’baye niyang cezalıydı onun yerine koita’ya yer vermişti hoca…
çok daha hızlı, çok hareketli ve sürekli gol bölgesinde boşta bekliyor…
sezon başından beri topu rakip kale önüne yıkan ama bir türlü içeri atamayan takımımız için bundan sonraki santroforunu buldu gibi bence…
başka ne değişti?..