Nasıl Gençlerli Oldum

Nasıl Gençlerli Oldum, Tanıl Bora

Takım tutmak akıl-mantıkla ilişkisi zayıf bir bağlılıktır. En mutedil insanların gözünü döndüren, hayatında ve huyunda kara delikler açan illetli bir tutkudur. Küçüklükten, aileden, muhitten edinilir ve şu veya bu şekilde edinildikten sonra da, doğrudur, sahiden değiştirilmez. Gözalıcı başarılara, parlak transferlere kapılıp renkten renge geçen kopillere bile iyi gözle bakılmaz. Akıl baliğ olduktan sonra takım değiştirmek ise basbayağı günahtır: Güce tapmanın, vefasızlığın, sadakatsizliğin, samimiyetsizliğin, ruhsuzluğun delili sayılır.

Ama ben değiştirdim.

“Babadan” Cimbomluydum. (Babam, inanmış ve -sadece Liseliliği eksik- ideal-tipik bir Galatasaraylıydı.) 8-10 yaşlarımda teşekkül etti, 1990’ların başlarına kadar sürdü. Ondört yıl şampiyon olamama tecrübesini bilfiil paylaştım: Hüzünlü ve kahhar bir gururla. 1974-80 döneminde, İstanbul’da ortaokul-lise öğrencisiyken maçların çoğunda İnönü’deydim - bazen "eski açık"ta, bazen kapalıda…

Velhâsıl sıkı bir taraftardım. Öyle ki, o halimi bilen bazı arkadaşlarım, yıllar sonra karşılaşıp da bana Galatasaraylıymışım gibi davrandıklarında asık bir suratla “benim artık Galatasaray’la bir alâkam yok, ben Gençlerliyim” cevabını işittince çok şaşırıyorlar. "Takım değiştirme"nin pespâyece bir şey olduğunu düşünen futbolsever dostlarım, oligarşi-içi bir transfer yapmadığım için durumumu hoşgörüyorlar ama yine de biraz şüpheyle bakıyorlar.

Ama yapacak bir şey yok: Ben “döndüm”, Gençlerbirliği taraftarı oldum. Uzun sürdü. 1980’lerin başında başladı, 1994 senesinde nihayetine erdi.

Dönemin modasına uymuş, muzaffer olana tav olmuş değilim; tersine, dönemin modasını, muzaffer olanı bıraktım da gittim. Bıraktığım Galatasaray Türkiye Ligini domine ettikten sonra UEFA Şampiyonu bile oldu. Helâl-i hoş olsun, Allah sevenlerine bağışlasın. Lâkin terslik, aykırılık olsun diye de bırakmadım Galatasaray’ı. Doğrusu büyüyen bir antipatinin de payı vardı, ama olsa olsa negatif bir faktördü o - neden bıraktığımı açıklayan bir faktör. Esas, pozitif bir faktör vardı: “Öyle bir sevgili buldum ki / seni unutacağım” faktörü. Başka biri! Yeni bir aşk! Gençlerbirliği!

Taa başından anlatayım.

11 Eylül 1980’de Mekteb-i Mülkiye’ye yazılmakla, hasbelkader memur çocuğu olarak doğup ilkçocukluğumu idrak ettiğim yer olan Ankara’ya kendi irademle ric’at etmiş bulunuyordum. 12 Eylül rejiminin bu kâbus günlerinde, futboldan da kesilmiştim. Kenan Evren’in nutukları, işkence ve idam haberleri, baskı, korku, insanda futbol zevki bile bırakmamıştı. Galatasaray da uzaktaydı zaten. 10 yaşımdan beri ilk defa, üç-dört yıl kadar hiç maça gitmedim.

Yine de büsbütün umursamazlığa vurmadım işi tabii, ligi izliyor, Galatasaray maçlarına dikkat kesiliyordum. O vakitler, futbolla ilgilenip, hele Ankara’da olup da Ankaragücü’nden bîhaber olunamazdı. En güçlü devirlerinden biriydi Ankaragücü’nün…

  1. Ligde de 3-4 yıl başaltına oynayan Ankaragücü’nü soğuk nazarlarla izlerken, 2. ligde bir başka Ankara takımının ayak sesleri duyulmaktaydı: Gençlerbirliği. O zamana kadar bu takımın sadece adı ilgimi çekmişti: Değişikti, şehir veya semt adı değildi, eski moda bir naifliği vardı. Zaten babamdan aldığım terbiyeyle Millî Lig öncesinden kalma köklü takımlara (Alay, Göztepe, Beykoz, Vefa…) hürmet besliyordum. Allah için, renkleri de asildi: Kırmızı-siyah. Tok ve asî renkler.

Fakat o sırada Gençlerbirliği’nin beni en çok ilgilendiren yanı, Ankaragücü’ne nispet veren bir yerel rakip olması idi. Kendisine mahsus kanun hazırlanarak değil, 2. ligde şampiyon olarak 1. lige geliyordu. 1982/83 sezonu. Bu “helâl” takıma, Ankaragücü’ne karşı bir kutup olarak mim koydum…

Sonra, “yahu şunlara bir bakayım” dedim, yıllar sonra ilk kez stada gittim. 1983/84 sezonunun galiba ilk maçıydı: Gençlerbirliği-Ankaragücü 1970’ten beri ilk defa 1. ligde karşı karşıya geliyorlardı. “Tarihî bir gündü” sahiden. Stad “ful çakmıştı”. Kapalı, maraton ve “karşı” kale arkası tamamen Ankagücülülerle doluydu. Gençlerbirliği seyircisi, Gençlik Parkı tarafındaki kale arkasındaydı (dikkat isterim, doldurmuştu kale arkasını; bugün başaltına oynarken bile bulamıyoruz o kalabalığı). Ben de o tribünün alt taraflarında bir yere iliştim. Ankaragücü tribünleri “ezip geçeriz, 3-5 atarız” havasındaydı. Favori-olmayanla, zayıfla hemdert olmak için her şart mevcuttu velhâsıl. Kendimi alamadım, “Gençler-Gençler” tezahüratına katıldım. Hep Ankaragücü bastırdı. Mahkûm oynayan Gençlerbirliği bir tek ciddi atak yaptı, önümüzdeki kalede “pavyoncu” Vehbi çaprazdan astı topu tavana ve o golle maçı 1-0 kazandı. Kazandık, yani. Vallahi çok hoşuma gitmişti!

Sonra, uzaktan, yan gözle izledim Gençlerbirliği’ni. 1987’de Türkiye Kupasını kazanırken, Eskişehirspor’u 5-0 yenişini, nevale aldığım bir bakkalın televizyonundan 5 dakikalığına görmüştüm, o kadar. Gençlerbirliği ile lig şampiyonu Galatasaray’ın oynadığı Cumhurbaşkanlığı Kupası maçına Galatasaraylı olarak gittim. Gençler’in ertesi yıl küme düşüp hemen geri dönüşünü de uzaktan izledim.

1989’da bir senelik fasıladan sonra 1. lige döndüğü ilk sezona Gençlerbirliği iddialı girmişti. Spektaküler transferler yapılmıştı. Sevimli bir logoyla, kulübün “centilmen” kimliğini öne çıkartan, bir tanıtım kampanyası yürütülüyordu. İlk maçlarında seyirci sayısı beş haneli rakamlara vurdu, sonra takım bir marifet gösteremeyince derhal azaldı. Benim ilgim biraz daha arttı…

Gençlerbirliği: Başta Ankara Atatürk Lisesi, Ankara liselerinin ve başta Hukuk ve Mülkiye, Ankara fakültelerinin öğrencilerinden oyuncu ve taraftar devşiren, saygın -hatta biraz kibirli- ama aslında kendi halinde bir “güzideler” camiası…

Gençlerbirliği seyircisini de, en azından kalearkasında, münevverler ve “■■■■” demeye dilleri varmayan kibarlar teşkil ediyor değildi; ama bir biçimde daha efendi, daha dengeli, daha âkil adamlardı. En azından kulübün övündükleri geleneği icabı öyleydiler, “tribün liderlerince” öyle olmaya teşvik ediliyorlardı.

Bir de sayıları pek azdı - ve emin olun başlıbaşına sempati uyandırıcıydı bu! Ne uzayıp ne kısalan ama kıt imkânlarla, düşük maliyetli ve hiç de üstün kapasiteli olmayan bir kadroyla inatla 1. ligde varolan gelenekli bir takım ve onun bir avuç seyircisi… Bu romantizm hoşuma gitti. (Liverpool’a naziremiz, şu Kiplinggil epos’tur: “You will always walk alone!” - “Daima yalnız yürüyeceksin!”) Gençlerbirliği maçlarına gitmeyi sıklaştırdım. Bağırıp çağırmıyordum ama Gençlerbirliği için gerilmeye başlamıştım, gol atınca alkışlıyor, gol yiyince yumruğumu dizime vuruyordum. 1990’ların ortalarına doğru, takım İstanbul’un “büyüklerine” karşı, özellikle de Fener’e ve Beşiktaş’a karşı dişini göstermeye başladı; hâlâ-Galatasaraylı olarak bu durumu kıvançla karşılamaktaydım tabii. 1990/91’de şampiyon Beşiktaş’a tek mağlubiyetini tattırmış, İstanbul’da da yenilmemişlerdi. Gençlerbirliği’ni “ikinci takımım” ilan ettim. 1992 Şubatında Cumhuriyet-Dergi’ye Ankara derbisini ve Gençlerbirliği’nin kıymet-i harbiyesini anlatan bir yazı yazdım. Kulüp yöneticilerinden, ne cefakâr olduğunu sonradan öğreneceğim Hayri Güler telefonla bulup tebrik etti, hoş hoş kızardım, pek mesut oldum!

Gençlerbirliği maçlarına gitmeyi iyice sıklaştırdım. 1992, 1993. Artık “bas ulan topa 3 numara!” diye bağıranlara ters ters bakıp “3 numara İslâm” diyor (ki İslâm gerçekten nafile bir oyuncuydu!), hoca PAF takımından yetişen Cafer’i oyuna soksun da kabiliyet görelim diye delleniyor, talihsiz solaçık Sarı Murat’ın sakatlığına akrabam gibi üzülüyor, Kemalettin’in, Ergün’ün gelişmesini gururla izliyordum. Bağırmaya da başladıydım. 3-3’lük bir Ankaragücü kapışmasında, 2-2’lik bir Fener müsabakasında maç boyu bağırdığımı ve çok bağırdığımı iyi hatırlıyorum. Solbekimiz Metin Altınay’ın (kamuoyunda Havva Kopan’la olan birlikteliğiyle bilinir) 90. dakika golüyle Trabzonspor’u 2-1 yendiğimizde ise, hevese gelmiştim, ilk defa elimde bir Gençlerbirliği donanımı vardı: Kırmızı-siyah bir bayrak. O yıllarda Gençlerbirliği, sadece romantik “varlığıyla” değil, sahadaki performansıyla, oyun oynama iştahıyla da hoşuma gitmeye başlamıştı. Savunmada iyi alan kaplama disiplini ve az adamlı hızlı atak oyunu yavaş yavaş takımın karakteri oluyordu - güzeldi. Birkaç yıl içinde, defanstan topu oyuna ayağa oynayarak sokma terbiyesi de oturacak, daha bile güzel olacaktı!

Kopuşum, 1992/93 ve 1993/94 sezonlarında gerçekleşti. Gençlerbirliği gönlümdeki “ikinci takımım” tahtından “tuttuğum iki takımdan biri” tahtına geçti önce… sonra da tek kaldı.

1992/93’te Ankara’daki maçların çoğuna gittim. İlk hafta Gençler-Galatasaray maçında Galatasaray tribünündeydim. Kalearkasındaki Gençler seyircisine “yumruk şov” yapmaya koşan Cafer’in yaş zeminde ayağı kayıp popo üstü düşünce bütün Galatasaray tribünü kahkahayı basmıştı da utandıydım, azıcık canım sıkıldıydı. Yıllar sonra genç tribün ahbaplarımdan biriyle konuşurken anlatmıştı: O da o gün Galatasaray tribünündeymiş ve Cafer’in düşmesiyle alay edilince içine dokunmuş, durup düşünmüş, yarı-Gençlerliliken tam-Gençlerlilik yoluna girmiş o saat. Hikmet!..

Ertesi sezon, çığır açan Afrikalı transferleri Mosheou ve Kona’yla Gençlerbirliği, çok neşeli, seyir zevki veren bir oynuyordu. Karabükspor’u 6-1 yendiği bir maç sırasında arkalardan bir adamcağız “Galatasaraylıyım, şu takımın verdiği zevki Galatasaray bana vermedi bunca yıldır!” diye ünlemişti de, gözlerim parlamıştı, “ruhumdan konuştun!” demiştim içimden. Ankara’da hiç maç kaçırmadım ve artık âyan beyan iki-takımlıydım. İstanbul’daki 4-1’lik Galatasaray-Gençlerbirliği maçını televizyondan izledim; sevinemedim, hissizleşmiş gibiydim. O leylâ vaziyetimde Galatasaraylı arkadaşlarım telefon ettiler, “bu muymuş Gençlerbirliği!” diye dalga geçtiler. Bilendim, “görürsünüz siz!” diye geçti içimden.

Çok önemli: Yalnız da değildim artık. İki sene önce, “beraber gidelim” diyerek futbol delisi bir arkadaşımın ayağını alıştırmıştım Gençler maçlarına. O sezon, 1993/94’te iki has arkadaşım daha katıldı bize, giderek 5-6 kişilik bir halka daha eklendi, tezahürattan da geri kalmayan bir grupçuk olduk tribünde. Tasasız yürütegeldiğimiz futbol sohbetleri, "takımın durumu"yla ilgili gamlı istişarelere dönüştü. Gençlerbirliği bir boş vakit meşgalesi, bir gönül eğleme vesilesi değildi artık benim için, bizim için - ciddi bir şeydi!

Bu arada Galatasaray’ı bırakmış değildim daha. Ama Feldkamplı sezonun üstüne Hollmannlı sezon, bir sasılık veriyordu doğrusu. Daha önemlisi, Avrupa başarılarının yol açtığı böbürlenmeye ve milliyetçi hezeyana sinir oluyordum. Galatasaray, “Pride of Turks”, bir millî takım ikamesine dönüşmekteydi. Gençlerbirliği tribününde geçen yıllarımda, “büyükler” denen takımların oligarşik konumuna iyice gözüm açılmış, “sair” takımları figüran olarak gören o zihniyetten sıtkım sıyrılmıştı ve şimdi Galatasaray o zihniyetin şahikasını temsil ediyordu. Ama bu soğumadan da önemlisi, Gençlerbirliği’ne artık çok alışmış olmam, onunla yaşıyor olmamdı. Galatasaray bir medya olayıydı artık benim için - Gençlerbirliği ise gözümün gönlümün önündeydi.

1993/94 sezonunun sonlarına doğru, şampiyonluğa giden Galatasaray Ankara’da Gençler’le oynayacaktı. Arkadaşlarım Gençler tribününe gittiler; ben, hâlâ çift-takımlı biri olarak, gergin, kişiliğim yarılmış, serbest kart tribününde yerimi aldım. Gençlerbirliği Galatasaray’ı 2-1 yendi, şampiyonluğunu zora soktu. Fenerbahçe’ye şampiyonluk umudu doğmuştu ama o kadar korkunç üzülmediğimi farketttim. Gençler’in galibiyetiyle gurur duyduğumu farkettim. “Tarafsız” tribünde sağdan soldan kulağıma çalınan, Gençler’in “durup dururken” (ve ne hakla!?) kazanmasını Fener’e uşaklık ya da Galatasaray düşmanlığına bağlayan yorumlardan tiksindim. Galatasaray kaptanı Bülent’in bizim genç çocukları itip kakmasından, yan hakeme dayılanmasından hicap duydum. Farkettim ki hepten kopmuşum, Gençlerbirliği’nden başkasında gözüm yok. Kale arkasındaki arkadaşlarımın usul usul dalga geçmesine aldırmadım. Galatasaraylı arkadaşımı arayıp “nasılmış!” diyebilme mutluluğuna nail oldum. (Belirteyim: Bu bir istisnaydı. Gençlerbirliği taraftarı prensip olarak kimseyi aramaz - başkaları onu ararlar. Rakiplerine diş bileyen Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe taraftarları yurdun dört bir yanından telefona sarılarak, Beşiktaş’ı, Galatasaray’ı ya da galip ihtimalle Fenerbahçe’yi yendiğimiz için bizi kutlarlar.)

Bu hissiyatımın sağlamasını son bir kez daha, ertesi sezonun ilk haftasında, İstanbul’daki Galatasaray-Gençler maçını televizyonda izlerken yaptım. Galatasaray son dakikalarda -buram buram ofsayt kokan- iki Tugay golüyle kazandı; bunun bende yol açtığı duygu sadece asabiyetti. Galatasaray’la ilişik kestiğimi cümle âleme duyurdum, İstanbul’daki arkadaşlarıma fax çektim. Ligin ikinci yarısının ilk haftasındaki rövanşta, halâs olmuş bir ruhla, “Bastır Gençler bastır Gençler Cimbom’a da…!” diye bağırıyordum. Nitekim 3-1… Zaten o seneki Gençlerbirliği büyük bir haz kaynağı, tribündeki arkadaş grubumuz da çocuklar gibi şendi! 1999/2000 sezonunda da 5. olduk, ama o seneki 5.'likten aldığımız zevki bir daha alamadık. O “özel” takımı hâlâ hülyalı hülyalı anıyoruz: Hasan- Taner, Rahim, Erkut - Osman, Engin, Mosheou, Kushe, Erkan- Kona, Tarık.

O saltanatlı yılın ardından, takımın sıradanlaştığı sezonlar geldi. Oligarşik bir takımla oynadığımızda, hele hele Fenerbahçe çıkageldiğinde takım yine azıyor, bir şahsiyet gösteriyordu. Ama sair maçlar çok defa kasavet yüklüydü. Geleneksel bir “küçük takım” avuncuyla teselli buluyorduk: Bütün büyük takımlarda, bizim yetiştirip sattığımız oyuncular vardı: Kemalettin, Ergün, sonra Tarık, Mosheou, sonra Rahim, Ali Eren… Bu avunç ve övünce dünyanın bütün takımlarından daha fazla bizim hakkımız vardı hakikaten: Çok iyi oyuncu keşfediyor, yetiştiriyor, iyi paralarla iddialı takımlara satıyorduk. Çok iyi oyuncu satıyorduk! İddiamız buydu. Karşılığında? Kulübün kasası doluydu, tesisler yükseliyordu. Onun dışında, ne uzayıp ne kısalmaya azmetmiş gibiydik.

Taraftarı kemale erdiren, trajedilerdir. Şampiyonluklarda, zaferlerde, galibiyetlerde taraftarlığın nimeti vardır. Külfet: Mağlubiyetler, rezaletler, küme düşme endişesi, belki bunlardan da kötüsü ne uzayıp ne kısalmanın ehemmiyetsizliği, manâsızlığıdır. Ufunetini takımın ve hayatın ve eş-dostun üstüne boca etmeden bunlarla başetmeyi öğrenmek, hiçbir iddiası olmayan maçlara duygusal yatırımlar yapabilmek, olgunlaştırıcıdır. Ruhu terbiye eder.
Umut içinde bir oyuncunun yetişmesini, hayal kırıklığı içinde yetenekli bir oyuncunun vasatlaşmasını, sinir içinde bir kifayetsizin yıllarca kadroda tutuluşunu izleye izleye kâmil taraftar olursunuz. 1997-98 arasındaki o sefil sezonlar, müthiş olgunlaştırıcıydı. 1980’lerin sonundan 1990’ların başına uzanan süreçte de aynı sıkıntı vardı gerçi - ama 1997-98’de acı çok daha büyüktü: Çünkü şimdi yarım değil tam taraftardım, çünkü artık cefayı bir küçük cemaatle paylaşıyor, içimizi ince ince kıyıyorduk… çünkü artık bu takımın “başka bir şey” olma potansiyeli vardı ve bu potansiyeli gerçekleştiremeyip 10 yıl öncesinin ehemmiyetsizliğine rücu etmesi trajedinin ta kendisiydi.

Bu kasavetli sezonlarda, sahada kendimizi hemdert hissettiğimiz -hissetmek istediğimiz- bir oyuncu vardı: Erkan Sözeri. Takıma abilik yapan bir emektar daha vardı, kaptan Metin Diyadin - fakat Erkan’ın yeri başka. Onun ciddiyetine, oyun aklına, futbolunu yıldan yıla geliştirmesine kurban oluyorduk. Takımın şahsiyetini, oyun iştahını, direncini, “başka türlü bir şey olma” potansiyelini temsil ediyordu gözümüzde. Trabzonspor’u Avni Aker’de 5-4 yendiğimiz rüya maçtan dönüşte onunla yediğimiz öğle yemeği, güzel bir hatıramızdır.

1998/99’daki müthiş çıkışımızın (Ali Sami Yen’deki 2-0’ın krallığı bir ay sürdü, bir ay!) arkasından gelen zelilâne pörsüme; 1999/2000’deki serseme çevirip hislerimizi öldüren grafik (çıkış-iniş-çıkış-Galatasaray karşısında 6-0’lık hezimet-tekrar çıkış-5.'lik), ulaştığımız olgunluğu pekiştirdi. “Yeni binyılda” kulüp tesisleşme hamlesini bitirip “iddialı olma”, şampiyonluk hedefleme aşamasına geldiğini ilan etti ama bunun gereklerinden henüz uzağız.

Ne olur? Pekâlâ yukarılara tutunabiliriz orta vâdede. Ehemmiyetsizleşmeyi çok daha trajik bir şekilde de yaşayabiliriz. Hepsi olabilir. Takımımdan herşeyi bekliyorum ve hep orada olacağım.

Neşemizi artıran bir gelişme: 1998/99’daki toparlanma sezonunda Taraftarlar Derneği ile kulüp de birbirlerine ısındılar. Kulüp “taraftar kazanma” meselesini biraz daha önemsemeye başladı, kalearkasındaki çelik çekirdeğin azmi yükseldi. Küçük grubumuzla, tekrar kalearkasına taşındık. Sıkıntıyı uzlet içinde yaşamaktan kurtulduk hiç değilse, üzülsek de daha kalabalık içinde üzülüyoruz. Bunca yıllık aşinâlığımız ahbaplığa dönüştü; özellikle güngörmüş tribün önderlerimiz Hamdi ve Zeki abilere “merhaba” deyip ayaküstü lâflamadan yerimizi almıyoruz. Onların -bazen başka tribünlerin taklitçiliğine özenen- yeni nesillere Gençlerbirliği asaleti telkin etme gayretleri her türlü takdiri üzerindedir.

1998 senesinin kuru-soğuk bir kış günü, tribündeki grupçuğumuzun çekirdeğine 1997’de katılmış bulunan bir kıymetli arkadaşımın vasıtasıyla, kıdemli Genel Kaptan Zeki Ünaldı’nın Şaşmaz Oto Sanayiideki mekânına gittim ve Gençlerbirliği’ne üye yazıldım. 2999 numaralı kulüp üyesiyim. Beş arkadaşım daha kulübe üye oldular; ikisine aracılık ederek, tebliğ yapma vazifemi yerine getirmenin huzurunu yaşadım.

Memleketimiz tribünlerinin yıllardır unutmadığı bir sempatik slogan var: “Sen şampiyon olmasan da… kupaları almasan da… seviyoruz işte… var mı diyeceğin!” Ne yazık ki pek az zaman can-ı gönülden söylenen bu slogan, sanki bizim nâdan kulübümüz için yaratılmış gibi. Evet, taraftarlık karşılıksız, akıldışı, bazen saçma bir bağlılık, bir tutkudur. Fakat bunca karşılıksız, bunca akıldışı, bunca tenha olanını zor bulursunuz! Gençlerbirliği size bir cazibe sunmaz, çığırtkanlık yapmaz - emekle seveceksiniz. Bu küçük mezhebe dahil olduktan sonra gelen, asla bir mazhoizmle açıklanamayacak o neşeyi, o heyecanı bilemezsiniz! Gençlerbirlikli olmak hakikaten de bir ayrıcalıktır! Sen-ben-bizimoğlanlık tribünümüzün bu sene denediği, takımımızın az sayıdaki özgün tezahüratının çoğu gibi naif bir slogan var: “Yaşama sevincim Gençlerbirliğim…” Aynen öyle işte!

Tanıl Bora

Kaynak : Takımdan Ayrı Düz Koşu, İletişim Yayınları

8 Likes

Geçmişi Hatırlamak: Barışmak, Mehmet Ali Çetinkaya

Çocukluğun Hayal-Meyal Anları

Birisi benden 5 (Ömür), diğeri ise 8 (Ömer) yaş büyük olan iki abim var. Çocukluğumda en büyük olanla hayatlarımız çok az kesişmişti. Onunla gittiğim yerlerde tüm paraları onun ödemesi aklımda kalan en güzel kesişmelerden. Ortanca abim ise çocukluğum boyunca her gün hayatımdaydı. Arkadaşlarıyla bir halı saha takımı kurmuşlardı. Adı da yaşadığımız semtin adıydı: FC Esat! Mavi-Beyaz formalar bile yaptırmışlardı. Ben o takımda (sanırım) hiç yer almadım. Çünkü abimin dediği gibi “topu ayağıma alınca kafamı kaldırmazdım” ve sürekli top kaptırırdım. Ama işin özü, tek tük sahaya çıktığım maçlardan önce (FC Esat’ın maçları değil sadece hazırlık maçları) kendimi göstermek ve mavi-beyaz formayı kapma hayalleri kurmamdan kaynaklanıyordu. Her top ayağıma geldiğinde panikler, kafamı kaldırmadan bir an önce toptan kurtulmak için gelişi güzel vururdum. Ama bu hamleyle çoğu zaman topu kaptırır ve üzüntü yaşardım…

O yıllarda üç kardeş birden (ve hatta 2 amca oğlu ile birlikte), Türkiye’de doğan her erkek gibi bir aile büyüğünün takımına gönül veriyorduk. Savaş eniştemin tuttuğu takıma…

Çocukluğun verdiği hevesle ve fanatizmle Beşiktaş’ı tutuyordum. Ama hastalıklı bir ruh haliydi bu, çünkü Beşiktaş’ın yenildiği maçlardan sonra ağlıyor hatta uyuyamıyordum. Tek doğrum Beşiktaş’tı. Diğerleri ise Beşiktaş’a sürekli çelme takmak isteyen yalancı ve şarlatanlar. Bu yüzden diğerlerinden ciddi ciddi nefret ediyordum!

Yıllar geçiyordu…

1992-93’de Ömer abimle birlikte hayatımın ilk maçına gidiyordum. Gençlerbirliği-Beşiktaş maçı. Gecekonduda Gençlerbirliklilerin yanındaydık. Hayal-meyal hatırlıyorum. Çok sakin bir maçtı. Hatta vasat. Sadece bir genç Beşiktaşlının birkaç klas hareketi heyecan yaratıyordu. Sonradan adını bolca duyacağımız genç futbolcu Sergen Yalçın’dı…

Körlük derecesinde bağlı olduğum Beşiktaş’ın şampiyonluğa oynadığı 1994-95 sezonu. Aynı zamanda büyüdüğüm ve “sorgulamaya başladığım” yıllardı. İlk işaret, “Beşiktaş’ı çekemiyorlar!” diyerek küfürler yağdırdığım rakip takım (genelde Anadolu) oyuncularının maçtan sonra “hakkımızı yediler, biz de ekmek parası için mücadele ediyoruz!” sözlerinin içimde bir şeyleri hareketlendirmesiydi.

Aslında “bu saçmalıktan” iyice sıkılmıştım ve kızgındım! Onların haksızlığını ispatlamalı, Beşiktaş’ı aklamalı ve bu davayı “ebediyen” bitirmeliydim. Maçları daha dikkatli izlemeye başladım. Tekrarları daha özenle takip ediyordum. Maç sonundaki röportajları, yorumcuların sözlerini, gazeteleri daha çok izliyor/okuyordum. Bir yandan da tartıyordum.

Fakat yola çıkma sebebimden sapmaya başlamıştım. Çünkü daha önce görmediğim şeyleri görüyordum. Uyduruk penaltılar, ofsayt goller, hakem takdirlerinin “güçlüde” toplanması…

Bugüne kadar “kayıtsız şartsız” inandığım şeylerin aslında kocaman bir yalan olduğunu görmek beni korkutmaya başlamıştı. Ama üzerine gitmeliydim. Belki de hepsi gerçekten hakem hatalarıydı. Rastlantıydı…

Ama günler geçtikçe umudum tükenmeye başlıyordu. Şampiyonluğa giden takımımın birileri tarafından itilmesi kanıma dokunuyordu. Çünkü ortada bir dengesizlik vardı. Beşiktaş’ın kayrıldığı maçlarda rakip kendisinden 10 kat daha güçsüzdü! Ve buna rağmen kol kanat gerilmeye ihtiyaç duyuyordu…

Bir yandan da bu sorgulama aşamasını kimseye belli etmeden devam ediyordum. Sonuçta ülkede taraftarlık namus meselesiyle eş değerdi. Birilerinin siz doğarken omuzlarınıza yüklediği yükü tüm hayatınız boyunca taşımanız bekleniyordu. Bir de bunu yaparken bazı şeyleri hasıraltı etmeniz, görmezden gelmeniz isteniyordu.

Ama artık görmezden gelemiyordum. Sanki birileri göz kapaklarıma kürdan yerleştirmişti. Karar aşamasında olduğum gün, Beşiktaş’ın artık bana ihtiyacının olmadığına karar verdim. Hem onu benden daha çok “destekleyenler” vardı, hem de artık bu “haksız kazancı” taşıyamayacağımı anlamıştım. Çünkü bana ağır geliyordu ve en önemlisi artık taşımak istemiyordum.

Uzağı Tercih Etmek / Nefret

Tüm hayatı futbol olan, her maç sonrası VHS kasetlere maç özetlerini kaydeden, gazetelerden takım logoları kesip video kasetlerine “indexler” yapan 16 yaşındaki çocuk büyüyordu. Büyürken de futbolu ardında bırakıyordu.

Hiçbir maçı izlememeye, okumamaya, takip etmemeye başladım. Futbolu hayatımın en uzağına koymaya çalışıyordum. Karşıma çıktıkça “bir şekilde” ondan uzaklaşıyor, çok ısrar eden olursa bir iki kelime edip susuyordum. Çünkü içimde çok büyük bir kızgınlık vardı. Birilerinin beni aptal yerine koyduğunu düşünüyordum. Güçlü olanı daha da güçlü hale getirmek için yapılanların bir de göstere göstere yapılması zoruma gidiyor, sinirlerimi bozuyordu. Her aklıma geldiğinden futboldan bir kere daha nefret ediyor ve tekrar uzağı tercih ediyordum.

Isınma Pasları

2000-01 sezonu. En büyük abimin gönlü, yıllar önce Beşiktaş’tan Gençlerbirliği’ne kaymıştı. Beni arıyor ve “Oğlum akşam Fenerbahçe ile Türkiye Kupası finali oynayacağız. Kesin izle. Takım gör!” diyordu. Ne yalan söyleyeyim içimden izlemek falan gelmiyordu. Futboldu sonuçta. Ne değişmiş olabilirdi ki? Ama abim ısrar ediyor ve kıramıyordum “tamam” diyordum “izleyeceğim.”

Akşam televizyonun karşısına geçiyordum. Fenerbahçe maçın hemen başında öne geçiyor, Gençlerbirliği beraberliği yakalıyor, ikinci yarıda öne geçiyor ama Fener beraberliği yakalıyordu. Uzatmalar ve penaltılardan sonra Gençlerbirliği kupayı kazanıyordu. Mutlu oluyordum. Heyecanla telefona sarılıp abimi arayıp tebrik ediyordum…

Futboldan uzak kaldığım 6-7 yıldan sonra ilk kez bir maçın tamamını izliyordum ve hoşuma gidiyordu…

Taşın Altına Elini Koyma İsteği / Sakin Bir Liman

2001-02 sezonunda yine abimin ısrarı ile sezonun son maçlarından birine gidiyorduk. Neredeyse hiçbir şey hatırlamadığım maçtan birkaç ay sonra Gençlerbirliği kombinesi alıyordum…

Gençlerbirliği sezona çok iyi başlıyor. Sonra duruluyor. Sonra tekrar atağa geçiyordu. Bu süre içinde tribündekileri gözlüyor, hareketlerine dikkat ediyordum. Gergin maçlar da bile küfredilmemesi ve taraftarlar arasında beklediğimden çok kadının olması ilginç geliyordu. Daha önceleri okuduğum, izlediğim tribün kültüründen çok farklı bir kültür vardı ortada. Hoşuma gitmişti…

Tribündekilerle arkadaşlıklar kuruyordum. Konuşuyor, paylaşıyorduk. Her birinin hayatlarında bir kırılma noktası olduğunu ve ondan sonra “kendi iradeleriyle” bir takım seçtiklerini öğreniyordum. Kimisi Gençlerbirliği’nin kimliğini seviyor, kimisi renklerini seviyor, kimisi tribününü seviyor, kimisi de Gençlerbirliği’nin sakinliğini, kendi halindeliğini seviyordu…

Benim için ise Gençlerbirliği, “kazan da nasıl kazanırsan kazan” düşüncesinin uzağında sakin bir liman oluyordu. Bir yandan da futboldan nefret etme sebebim olan “haksızlıklara karşı” taşın altına elimi koyma fırsatı…

Nefreti Hatırlama

2002-03 sezonu beklediğimden çok farklı bir sezon oluyordu. Çünkü Gençlerbirliği, dar ve tecrübesiz kadrosu ile kendinden “onar kat” büyük ve güçlü takımlarla şampiyonluk mücadelesine girişiyordu. Bir süre sonra sürekli iyi sonuçlar alan Kırmızı-Siyahlılara ufak ufak tırpanlar gelmeye başladı. Hem de göstere göstere! Ama Gençlerbirlikliler “onları da” yenerek yollarına devam ediyorlardı.

Önceleri “Olur böyle şeyler. Hakem her yerde hata yapıyor” diye düşünsem de, bir süre sonra sonuca etki etme hamleleri canımı sıkmaya başladı. Maçları daha dikkatli izlemeye, tekrar tekrar pozisyonları tartmaya başlamıştım.

Her geçen gün futboldan nefret etme sebeplerim tekrar gün yüzüne çıkıyordu. Ama gariptir bu sefer “diğer” taraftaydım. Hakkı yenilenin yanındaydım…

Sonunda takımın gardı bir şekilde düşürüldü ve ligi üçüncü bitirdik. Hiçbir hedefi kalmamasına rağmen ligin son maçına daha bir coşkulu gittik. Takımı tribüne çağırıp dakikalarca alkışladık. Çünkü yine “güçlüler” kazanmış olsa da onlar ellerinden geleni yapmışlardı… Herhalde o gün gerçekten Gençlerbirlikli olduğumu anladığım gündü.

2003’ün sonlarına doğru amca oğlu Süleyman’la birlikte gencler.org’u kurmaya ve içini doldurmaya başladık. İşte o günlerde Tanıl Bora’nın “Ankara Rüzgarı: Gençlerbirliği Tarihi” kitabını görüp Kırmızı-Siyahlıların tarihini öğrenmeye, araştırmaya ve paylaşmaya karar verdim. Bu adım aslında tüm hayatımı değiştirecekti. Çünkü bir yandan karar aşamasında olduğum mesleğimi belirlememi, bir yandan da bir sürü değerli Gençlerbirlikli ve futbol araştırmacısıyla tanışmamı sağlayacaktı…

Olgunluk / Cefa Zamanları

2003-04 sezonunda UEFA Kupası’ndaki güzel günlerin ardından Gençlerbirliği yine sakin liman oluyordu. Düşme sorunu olmadan yıllarca 5-8 arasında yer alıyorduk.

2006-07 sezonunun devre arasında en iyi oyuncumuz (defansın göbeğinde oynayan) Risp’in çok (ama gerçekten çok) komik bir rakama Trabzonspor’a satılması ve ikinci yarı peynir ekmek gibi gol yemeye başlamamızın ardından Gençlerbirliği bir türlü eski günlerine dönemedi. 10-15 arasında dolaşmaya başladık ve 3 kere küme düşmekten son haftalarda (2007-08’de son hafta) yırttık.

Bu dönemde “Risp” benim bayrağım oldu. Çünkü bana kötü yönetimi ve tehlike çanlarını anımsatıyordu…

Cefa dolu yıllar geçtikçe olgunlaşıyordum. Tribündekiler “dostlarım” oluyor, kötü bir sezon sırf onları “topluca” görmek için tribünde yerimi alıyordum. Kötü bir maçta yanımdakine dönüp muhabbet ediyor, maç sonralarında hayatı paylaşıyorduk…

Gençlerbirlikli olmayı da öğreniyordum. Rakip takıma, rakip taraftara saygı duymayı. Kazananı alkışlamayı. Ne olursa olsun küfretmemeyi. Futbolu “sadece” futbol olarak görmeyi. Ondan zevk almayı. Eğlenebilmeyi. Kendi takımından biri bile yapsa ırkçılığa karşı olmayı. Kendi takımına yarar bile sağlasa haksızlığa karşı durmayı…

Bu süre zarfında, hiçbir takımla düşmanlığı olmayan Gençlerbirlikliler olarak defalarca deplasmana gidiyorduk. Çoğunda büyük bir saygıyla karşılanıyor, hiç tanımadığımız ev sahibi takım taraftarlarıyla maç öncesi-sonrası (skor ne olursa olsun) muhabbet ediyor, atkı-forma değiştiriyorduk.

2011-12

Daha kötü bir kadroyla ve daha önce takımda görev almış bir hocayla 2011-12 sezonuna başlamak üzereydik. Hiçbirimizin büyük bir beklentisi yoktu. Hatta “eyvah” diye geçiriyorduk içimizden.

Fakat daha önceki gelişinde hiç “tanışamadığımız” Fuat hoca, sezon başlamadan önce farkını ortaya koyuyordu. Türkiye’de ilk kez bir teknik direktör – taraftar buluşması düzenliyordu. “Beni daha iyi anlamanız için kendimi anlatmalıyım” diyor ve her maçın ardından samimi ve içten açıklamalar yapıyordu. “Eksiklerimizi daha iyi görmek için bir de sizin açınızdan bakmalıyım” diyor ve taraftarı her platformda dinliyordu…

Bu yazı yazıldığında Gençlerbirliği ligde 25 maç sonunda topladığı 43 puanla 4. sırada yer alıyor. Benim Ankara’daki tüm maçlarını tribünden izlediğim ve son maçta Gençlerbirlikli olduğuma karar verdiğim 2002-03 sezonundan sonraki en iyi sezonunu geçiriyor. Hem de o yıla göre daha tecrübesiz bir kadroyla bunu başarıyor. İzlediğim her maç tribündeki ilk günlerimi hatırlatıyor.

Takım oyunu oynayan, birbirinin eksiğini kapatan, bitiş düdüğüne kadar savaşan, pes etmeyen takım, geçmişimi hatırlatıyor. Futbolla, taraftarlıkla tanışmamı. Gençlerbirliğini seçmemi. Ve o günlerle barışmamı…

http://www.mehmetalicetinkaya.com/2012/02/gecmisi-hatirlamak-barismak/

6 Likes

Daha fazla Gençlerbirliği için, Bahtiyar Kurt (genclerbirligi.wordpress.com)

Herkesin bir takımı vardır. Kimi takımın ilk onbirini bilmez. Kimiyse hasta tabir ettiğimiz gruptandır. Bu iki gruba dair de çok şeyler söylenebilir. Genelde ilk onbiri bilmeyenlerle pek ilgilenmeyiz. Çünkü herkesin ilgilenmediği milyonlarca konu vardır. Ama hastalar neden hastadır, bunun başka yolu yok mudur? Vardır. Gençlerbirliği bir insanın kendi futbol holiganizmini rehabilite etme merkezidir. Çok tatlıdır ve çok esprili bir şeydir. Ama öncelikle hasta olduğunuzla yüzleşmelisinizdir. Bağımlı olduğunu kabul etmeden uyuşturucu tedavisi olmaz ya, işte bu durum da ona benzer.

Şimdi, fanatik bir Galatasaraylıyı ele alalım. Benim eski halim de böyle bir şey. Pazar günlerinden nefret ederdim. Maç oynanacak ve yenilirsek yarın okula nasıl gideceğim. O kadar basit bir his ki tarifi de çok kolay. Utanma, sıkıntı, nefret, yenilmeyi kabul edememe. Neden? Tanıl Bora şöyle tanımlıyor bu durumu: Bencillik. Bencildir bu insanlar. Hep kendileri kazansın isterler. Arada bir diğer takım yense olmaz mı? Hayır. Hep ben. İşte bu bencillik sorunları da yanında getirir. Aynı bencilliği takımlarından da beklerler.

Tanıl Bora çok güzel özetlemiş. Söyleyecek başka bir şey yok. Peki Gençlerbirliği? Detaylara girmeden önce birkaç fotoğraf çekelim. 2008 – 2009 sezonu açılış maçı. Kocaelispor rakibimiz. Daha sahada ısınıyor futbolcular. Önce kendi takımımızı davet ediyoruz tribüne. Alkışlar vs. Ardından Kocaeli, Kocaeli sesleri. Kocaelili futbolcular tribünlere kaçamak göz atıyorlar. Taraftarları da öyle. Oralardaki en belirgin duygu şüphe. En sonunda bağırışları göz ardı edemeyen kaptan takımı toparlıyor ve Gençler tribününe getiriyor. Alkışlar. Bu kadar basit. Ama Kocaelili futbolcular korkuyor en başta. Çağırıp da küfür de edilebilir. Bu kadar kolay, bu kadar güzel.

Başka bir maç. Gençler o kadar iyi oynuyor ki, üç dört tane gol atmamız gerek. Mücadele inanılmaz. İnsanlar nasıl zevk alıyorlar. “Barselona mübarek” sesleri. Bir gol atıyoruz. Sonra bir tane de yiyoruz. Maç bitiyor. İnsanların ağzı kulaklarında, herkeste bir gülümseme ve tatmin. Tüm stat futbocuları alkışlayıp tribünlere çağırıyor. Sporcular şaşkın.

Bir başka maç. Takım çok isteksiz, bitse de gitsek der gibi. Tribünler protesto alkışlarına başlıyor. Utanan sporcular toparlanıyor. Oyuna heyecan geliyor ve tribünler gururla izlemeye devam ediyor.

Çocuk yetiştirmek gibi sanki. Dövmek yerine uyarmak, sadece başarı beklemek yerine yapabildiğini tebrik etmek. İşte Gençlerbirliği. Tanıl Bora diyor ki: Biz Gençlerbirliği tarafı Hatice’ye bakarız. Takım güzel oynadı mı biz de mutluyuz.

Futbol dünya için her şey demek. En ortak paylaşım, en ortak duygu. Bu bir gerçek. Futbolda işlerin güzel gitmesi, ideal standartlarına gelmesi dünya için umut demek. Ve benim kendi lokal umudum Gençlerbirliği. Futbolun her yanıyla güzelleşmesi demek Gençlerbirliği. Ben de bu umuda tutunurcasına tutunuyorum Gençlerbirliğine. Hayatta beklediklerimi, hayat anlayışımı Gençlerde bulmaya çalışıyorum.

Ben futbolu seviyorum, ben futbolu bir spor olduğu için seviyorum diyenlere, demek isteyenlere; içimdeki hastalıktan kurtulmak istiyorum diyenlere; futbolu tribünde ailemle paylaşabilmek istiyorum diyenlere; gelin katılın Gençlere! Bu kadar basit. Sen hangi takımı tutuyorsun diyenlere “Gençlerbirliği” demek o kadar güzel hissettiriyor ki.

5 Likes

Harika bir başlık, hakkını vermek gerektiğini düşünüyorum. Bu yüzden hikayemi üç satırla geçiştirmek yerine sizlere biraz zamanda yolculuk yaptırmanın ve benim hakkımda yeni şeyler öğrenmenizin hakkınız olduğunu düşündüm.

Galatasaraylı anne-babanın oğlu olarak hayata gelirseniz, size pek soran olmaz. Tulumunuz Galatasaray olur, konuşmaya başladıktan sonra ‘‘Gassaray gassaray cim bom bom’’ dedirtme çabaları olur. Hatta 7-8 yaşına geldiğinizde takım hem ligde hem Avrupa’da büyük başarılar elde ediyorsa ve benim gibi çocuğuna ‘çok ama çok’ düşkün anılara meraklı anneniz varsa, o zamanın teknolojisinin el verdiği ölçüde işe yaramaz kasetlere bazen anneler gününde annenize okuduğunuz şiirler, bazen ise zorlama ile söylediğiniz marşlar çekilir.

Hahaha evet 7-8 yaşındayken tam da bunları yaşadım, fazlasıyla ilginç ama fanatik Galatasaraylı bir ailenin fanatik oğluydum. Farkında olmadan Gençlerbirlikliydim de aslında, annem de o zamanlar futbola fazlasıyla ilgili bir kadındı. Galatasaray’ın kadrosunu ezbere bilmesi bir yana Ankaragücü’nü, Gençlerbirliği’ni hatta taraftarlarının hayata bakış açılarını bile bilen biriydi. Tabii bir Galatasaraylı olarak renklerinden dolayı Ankaragücü’nü sevmezdi. -En azından ben o zaman renklerinden dolayı diye sanıyordum-

Bazen vakit buldukça ailecek Gençlerbirliği maçlarında atkılarımızla yer alırdık. Şöyle hafızamı biraz zorluyorum, 19 Mayıs Stadı’nda izlediğim ilk maçın Gençlerbirliği - Vanspor maçı olduğunu hatırlıyorum ve internet arşivlerini araştırınca; 02.05.1998 tarihinde oynanmış ve Vanspor’un 1-2 kazandığı maç olduğunu biliyorum. Yani henüz 7 yaşındayken tribünlere girmişim. Ha tabi bu ülkede takım tutmanın Tanıl abinin deyimi ile ‘‘delikanlılık, namus kavramı’’ olduğu gerçeği ile Gençlerbirliği ‘‘İkinci takımımdı’’

Yıllar boyu böyle devam etti, fanatik Galatasaraylı ailenin fanatik Galatasaraylı oğluydum ama o zamanki akıl ve toplum baskısı ile ‘‘Ankara’da da Gençlerbirlikliydim’’ 9 yaşında bir Fenerbahçe maçı öncesi kendimi tesislerde bulmuştum ve Gençlerbirliği’ne moral için antremanı izlemiştim. Tellerin arkasından kale arkasında antrenmanı izliyordum. O sırada yanımda benimle aynı yaşta olan komşumuzun oğlu Kerem’de vardı. Yanımda annelerimiz ile antrenmanı izlerken içimizdeki futbol tutkusu muhtemelen gözlerimizden anlaşılıyordu ki o sırada bir yetkili bizi antrenman sahasının içerisine davet etti. Sahanın ortasında TV’de daha önce gördüğüm ‘‘Cavcav amca’’ vardı. Meğer bizleri kendisi çağırmış, bizlere hoş geldiniz dedikten sonra annelerimize, belli ki çocuklar futbola meraklı. Takımımızın alt yapısına yazdırın ve çocuklarınızın yeteneklerini değerlendirin sevgili hanımlar belki ilerde bu çocuklar bu sahada oynar.

Biz Kerem ile kıpır kıpır olduk, acaba olur mu sevinci yaşıyorduk. O arada annem ‘‘İlhan bey teşekkürler ama Bulut biraz rahatsız, futbol oynamasına doktorları müsaade etmiyor’’ diye kısık sesle fısıldadı. Amacı beni üzmeden gerçeği söylemek olsa da ben o zamanlar annemin yabancı insanlara telkinlerinin farkındaydım ve hemen kulak kabartıyordum. Gerçekten de doktorumun dedikleri o anda aklıma geldi, mahallede bile maçlarda çok yorulmasın kaleci olsun telkini aklıma gelmişti. Aradan geçen yıllarda Gençlerbirliği hep gözümün ucuyla takip ettiğim ‘‘sempati duyduğum takım’’ olsa da hep fanatik bir Galatasaraylı olarak devam ettim. Yıllar geçiyor, önce ortaokul sonra lise bitmiş ve üniversite tercihi yapılmıştı. Eskişehir Anadolu Üniversitesi kazanılmış ve istikamet Eskişehir’di.

Yine arşivden tarihini teyit ettiğim 14.02.2009’da Eskişehirspor - Gençlerbirliği maçında, Gençlerbirliği’ni desteklemek için yerini almış ama hala Gençlerbirliği’ni ikinci takımı olarak benimseyen biriydim. Maç 0-0 bitmişti ve Gençlerbirliği’ni biraz zor günlerin beklediği açıkça görülüyordu. 2008/2009 sezonunun bitimine 3 hafta kala Gençlerbirliği gerçekten zor günler geçiriyor ve deplasmanda Galatasaray ile oynuyordu. Halen Galatasaraylı olan ama Gençlerbirliği için de içten içe tedirginlik yaşayan hatta Galatasaray’ın da şampiyonluk yarışından kopmuş olmasıyla paralel ligde sadece Gençlerbirliği’ni takip eder bir hal almıştım. Deplasmanda oynanacak maçta 17.05.2009’da oynanacaktı yani Galatasaray’ın UEFA Kupası’nı almasının 9.yılıydı, saçma bir şekilde maçın önemi artmıştı ve okulumdaki Galatasaraylılar grubu Ali Semi Yen’e gitmek için bir organizasyon düzenliyordu. Benim aklımda ne UEFA’nın yıldönümü ne de maçın Galatasaray için önemi bulunuyordu ama bu maçta gitmek için içimden bir şey bana baskı yapıyordu.

Daha fazla karşı koymanın saçma olduğunu ve maça gitmemin anlamlı olacağını düşündüm, gereken başvuruyu yaptım ve üzerimde Galatasaray formam boynumda Galatasaray atkım yola çıkmak için hazırken bir yandan da puan durumuna göz atıyordum ve Gençlerbirliği’nin hali canımı fazlasıyla sıkıyordu. Zira kadronun potansiyelinin farkındaydım ve şampiyonluktan kopmuş bile olsa Galatasaray’ı yenmesinin çok zor olduğunun farkındaydım. Bir yandan da üstümde formasını taşıdığım takımında yenilmesini isteyemezdim tabii. İki oğlunun maçına tanıklık eden bir baba edasıyla maçın berabere bitecek olması beni üzmeyecekti. Maalesef ki öyle olmadı ve Galatasaray maçı 2-1 kazandı, yanımdakilerin etkisiyle dönüş yolunda marşlara eşlik ettiysem de eve döndüğümde buruk bir sevinç yaşıyordum. 3 gol atmış ama haftaya oynanacak derbi maçta kart cezalısı olan bir genç futbolcu gibiydim.

Gençlerbirliği o sezon, son iki maçını da önce Sivasspor’a deplasmanda 3-2 ardından Ankara’da Kayserispor’a 0-4 yenilerek ligi kapattı. Ligi 16.sırada bitirerek küme düşen Konyaspor 38 puandayken 15.sırada yer alan ligde kalan Denizlispor’un ve 14.sırada yer alan Gençlerbirliği’nin de puanları 38 idi. Yani Gençlerbirliği averajla ligde kalmıştı. O son 3 hafta benim için kabus gibi geçmiş, asıl tuttuğum takımın galibiyetine bile sevinememiştim. Aslında farkında olmadan Gençlerbirlikli olmuştum, averajla ligde kaldığımızda inanılmaz bir mutluluk yaşıyordum. Bu mutluluğun çeyreğini Ali Sami Yen’de yaşamamış hatta ve hatta üzülmüştüm bile.

Sonraki sezonda yani 2009/2010 sezonunda Gençlerbirliği lige daha iyi başlamış yine orta sıralarda olacağının sinyallerini vermişti. Önce 20.02.2010’da Eskişehir’de oynanan Eskişehirspor - Gençlerbirliği maçında tribündeydim ve maç 0-0 bitmişti. Hala tam olarak idrak edemesem de Gençlerbirlikli olmuş ve 1.5 sezondur Gençlerbirlikliydim. Öyle ki o sezon Eskişehir’de oynanan Eskişehirspor - Galatasaray maçına gitmemiştim bile. Sezonun son maçı ise Ankara’da oynanacak Gençlerbirliği - Galatasaray maçıydı, geçen seneye nazire eder gibi maçın tarihi bu sefer 16.05.2010’du. Bu sefer Ankara’ya kendi imkanlarımla gitmiş Gençlerbirliği tribününde Gençlerbirliği formam ve atkımla yer almıştım.

Takımın başında Alman panzeri Thomas Doll vardı, birkaç iyi takviye kadroya monte edilmiş ve sezonu orta sıralarda bitirmeyi garantilemiştik -Biz, Gençlerbirliği- :slight_smile:

Hurşut ve Harbuzi’nin golleriyle Galatasaray’ı 2-1 yendiğimizde gollere ve galibiyete deli gibi sevinmiştim. Sanki yendiğimiz takım yıllarca tuttuğum Galatasaray değil de çocukluktan beri nefret ettiğim Fenerbahçe’ydi. Maç sonrası babamı arayarak ona ‘‘Ahahaha sizi nasıl yendik ama?’’ dememle de Gençlerbirlikli oluşum tescillenmiş ve herkes tarafından fark edilerek, kabul görmeye başlamıştı.

9 Likes

58 yaşımdayım. Ülkemde yaşayan birçok insan (özellikle de erkekler olmak üzere) gibi ben de ortaokul yıllarımdan beri futbol ile ilgiliyim ve tutkulu bir taraftarım.
Ortaokul yıllarımda (1970’li yıllar) Eskişehirspor’un taraftarı idim. Bu seçim, benim için üç çok önemli nedenle yapılmış, bilinçli bir seçimdi:
Birincisi, ortaokuldaki iki yakın arkadaşım Eskişehirli idi (biri o dönemlerin ünlü bir siyasetçisinin oğlu, diğeri şimdiki dönemlerin ünlü bir estetik cerrahı),
İkincisi Eskişehirspor o yıllarda şöyle anılıyordu: “siyah – kırmızı, Anadolu yıldızı”. Ben de bir Anadolu öğretmeninin çocuğuydum ve de üstelik Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’nin de öğrencisiydim.
Üçüncüsüne gelince, kuşkusuz diğerlerinden daha etkili bir nedendi: Hayatımda ilk defa, 1969 yılında bir stadyuma maç izlemeye gotürülmüştüm. Stadyum Ankara 19 Mayıs, maç Galatasaray – Eskişehirspor Cumhurbaşkanlığı Kupası maçı idi. Yanlış hatırlamıyorsam, Eskişehirspor 2-0 yenik olduğu maçı 3-2 kazanmıştı.
Başka seçenek kalmamıştı. Benim tutacağım takım, hala için için sevdiğim, uzaktan izlediğim Eskişehirspor olmalıydı. İlk aşkımdı o benim.
Sonra yıllar geçti. Artık Ankaralı olmuştum, liseyi, üniversiteyi bitirmiş, makine mühendisi olmuş, ekmeğimi Ankara’da kazanmaya başlamıştım. Bir gün, Ankara’ya 55 km. uzakta çalıştığım fabrikadan, maç için izin verilmeyeceğini de düşünerek, bir bahane uydurup yine 19 Mayıs Stadyumu’na maça gelmiştim. Bu kez maç Gençlerbirliği – Eskişehirspor Türkiye Kupası Finali ilk maçı idi. Ben hala bir Eskişehirspor taraftarı, gönlüm onun kazanmasından yana gittim maça. Ama Gençlerbirliği 5-0 almıştı o maçı. Bir dahaki sezon kararımı vermiştim. Ben artık bir başka siyah-kırmızı Anadolu takımının taraftarı olmalıydım. Her şeyin bir zamanı olduğu gibi, bunun da bir zamanı vardı ve o zaman gelmişti.
Beni tanıyanlar, ‘neden Gençlerbirliği’ diye sorarlar. Düşünürüm:
Oğlum 9 yaşında, ‘ben Gençlerbirliği’ne gideceğim, kaleci olacağım’ dediğinde çok sevinmiştim. Elinden tutup 4 yıl gotürdüm Beştepe’ye. Rahmetli Ahmet Canatan Hoca, 4 yıl boyunca hiç yorum yapmadan izleyip, 4. Yılın sonunda ‘Ozan çok efendi bir adam olur, kaleci olmaya çalışmasın’ dediğinde, aslında oğlum bu ülkenin en güzel okullarından birini bitirmişti zaten.
Ozan şimdi Avrupa’nın iyi üniversitelerinden birinde doktora yapabiliyorsa, bunu Gençlerbirliği’ne, Ahmet Canatan Hoca’ya, o dönem Ostimspor’da da kalecilik yapan ve spor akademisini bitirmiş, öğretmenlik bekleyen kaleci hocası Osman Hoca’ya da borçlu olduğunu biliyor. İlhan Cavcav’ın ölümünden sonra sosyal medyada paylaşılan ve “gelincik ve menekşe renkli çocuklar seni hiçbir zaman unutmayacaklar. Hoşçakal İlhan Cavcav” sözcükleriyle bağlanan metni paylaşırken muhtemelen içine ya da dışına gözyaşı damlatanlardan biriydi Ozan.
Ben en çok bunun için severim Gençlerbirliği’ni.
Kuşkusuz memleketimizde insan, FB, GS, BJK taraftarı olup, sezonun 25-30 maçından sonra sevinme fırsatı yakalayabilir, ‘dünya yıldızlarını’ havaalanlarında karşılama ‘mutluluğunu’ yaşayabilir. Ülkemizde bu o kadar kolay olmalı ki milyonlarca insan yapıyor. Ama her şeyin bedeli olduğuna inanan insanım, çünkü sahip olduğum her şeyin bedelini ödedim. Bunun için tribünlerde en çok ‘bakmadık asla paraya pula’ diye başlayan sloganlarla coştum.
Ben bu kentin insanıyım. Bu kentin takımının da taraftarı olmak istiyorum. GS, FB veya BJK taraftarı olan arkadaşlarıma fırsat oldukça şunu sorarım: Sizin takımınızda, 9-10 yaşından beri tanıdığınız kaç oyuncunuz var?
Bu soru hep yanıtsız kaldı ya, işte bunun için çok sevdim ben Gençlerbirliği’ni.

2000’li yılların başlarından bu yana, bir yıl hariç her yıl kombine aldım maratondan. Kombine almadığım o bir sezon da pasoligi protesto etmek içindi. O yıl maçları izlemek için stadyuma gidemediğimizden, zaman zaman Beştepe’ye takımı görmeye gidiyorduk. Bir hazırlık maçını izlemeye gittiğimizde rahmetli İlhan Başkan oradaydı. Maçtan sonra bizlerin yanına geldi, belli o da özlemişti gerçek taraftarı. Pasolige neden karşı çıkmadığını, bizlerin hakkını neden savunmadığını sorduğumuzda demişti ki ‘ne yapayım çocuklar, devlet bir karar almış, karşı mı çıkayım’. O neyse oydu, söylerdi, saklanmazdı. Bize göre yanlışları da olsa sevmiştik onu.
Gençlerbirliği’nin efsane başkanı İlhan Cavcav’ı Beştepe’de bir bayram arifesinde çocuklarımızla bayramlaşırken de, Cebeci Stadı tribünlerinin sert soğuğunda 3. Lig takımımızın maçını izlerken de, Sanayi Odası Genel Kurulu’na delege olarak geldiğinde de gördüm. Kendisine sürekli küfreden bir gruba dayanamayıp sonunda ‘efsane kol hareketini’ çekerken de gördüm. Bir kez bile konuşmuşluğumuz olmadı, tanışmadık hiç. Ama biz onu bildik, o da bizleri bildi. Sevdiğimiz kulübün başkanı idi. Onu sevmek Gençlerbirliği’ni sevmek olduğu için de sevdim ben bu takımı.
Bir mühendis olarak önemli kurumlarda çalıştım. Birçok derneğin, odanın üyeliğini yöneticiliğini yaptım. Gönüllüğü hep ön planda tutmaya çalıştım. Örneğin bir süredir de, kim için ne kadar önemli bilmem ama, Yenimahalle Kent Konseyi başkanlığını yapmaktayım. İlk tanıştığım, GB’den söz ettiğim insanlar nedense çoğu zaman ‘yönetimden misiniz’ diye sorarlar. Hayır derim, ben Maraton C Blok’tanım, yönetimi bilmem. Ben taraftarım, ben kentliyim, ben halkın olduğu tribünü seviyorum.
Maraton tribünü şehrimiz Ankara’nın rengidir. Sonbaharımız, kışımız, ilkbaharımız, yazımız oradadır. Üniversitelimiz, liselimiz, okumuş ya da okuyamamışımız oradadır. Kadınımız, gencimiz, engellimiz, işadamımız, zengin ve fakirimiz, sağcımız, solcumuz, futbolcumuz, hepsi, en güzel bayramlığını giyip gelmiş siyah/kırmızı oradadır. Orası hayatımızın, en güzel günlerimizin, anlarımızın parçasıdır. Orası, bizim de takımın bir parçası olabildiğimiz yerdir. Bunun için severiz biz tribünü.
Her şey bozulurken, sevdiklerimizi, ilkelerimizi, hayallerimizi korumak, onların da bozulmasına engel olmak kolay olmuyor, bunu bilecek kadar yaşadık ve deneyim sahibi olduk. Bu bozulmadan, tüm sevdiklerimiz gibi, taraftarı olduğumuz kulüp de payına düşeni alacak, bunu da biliyoruz.
Ama işte, insanoğlu umutla yaşar.
İnsanı insan yapanlardandır umut.
Umudu kesmeyeceğiz: Ne yurdumuzdan, ne tutkuyla peşinden gittiğimiz takımımızdan.

Eylül 2017 Ankara

13 Likes

Abi çok güzel yazmışsın. Kalemine sağlık. Tuylerim diken diken oldu sonunda.

Gerçekten çok güzel. Benim de tüylerim diken diken oldu sonunda. Eline sağlık Atila Abi (yeni tanıştık ama affınıza sığınarak “abi” demek istedim).

Senin onca çaba ve emeğinin yanında bizimki bir şey sayılmaz.

Sevgili İlker, tüm tanışmalarımız yeni zaten.

Benim Gençlerbirliği ile tanışmam 90lı yılların başlarında oldu. Babam Ankaragücü taraftarıydı ama Gençlerbirliği’ni de desteklerdi. ‘‘Ankara’nın ekmeğini yiyorsan Ankara takımı tutmalısın’’ sözleriyle büyüdüm. Stadyuma gittiğim ilk maçı hayal meyal hatırlıyorum, o zaman stadyumun üzeri açıktı, koltuklar kırmızı-beyaz ve katlanan koltukluydu, rakip ise ya Zeytinburnu ya da Sarıyer idi, mavi beyaz olduklarını hatırlıyorum. İlk deplasmanım ise 2003 yılında Antalya’da Trabzon ile oynanan kupa finaliydi. UEFA kupasındaki maçlarımızı canlı izlediğim için çok mutluyum. Daha sonraki yıllarda ise bazı sezonlar 3-4 maça geldim, bazılarında her maçta vardım. Benim hikayemde bu şekilde …

3 Likes

Nasıl Gençlerli oldum sorusunu tam yanıtlamak istemiyorum ama; henüz 9 yaşında statta maç izlemeyi çok isterdim. Tek başıma maça gitmeyi ve de o gnlerde hep acaba bir defa stadyumda maç izleyebilecekmiyim derdim kendime. Ailem futbola karşı 0 ilgiliydi. Şuanda da öyleler. Bu şartlarda sevdim Gençlerbirliğini…

2 Likes

Ben de nasıl Gençlerbirlikli olduğumun hikayesini birkaç sene önce Klasspor’a yazmıştım. Buraya da eklemiş olayım.

“Bir çocuğa mutluluğu kelimelerle anlatamayız, en iyisi ona oynaması için bir futbol topu vermektir.”

Eduardo Galeano

İlk olarak nasıl tanışmıştık hatırlamıyorum. Bunun da pek bir önemi yok; bellek o derece zalimdir ki, birikip değerlenen anıları taşıyabilmek için görece önemsiz vakitlerin gözünün yaşına bakmaz. Belleğin canına okuyan en büyük dostlukların miladına dair sık sık görülen bulanıklaşma da bundandır. Nasıl tanışıp, hangi ara samimi olmuşsunuzdur pek bir iz kalmaz geriye, bir şekilde olmuşsunuzdur işte. Ne zaman başladığınıysa gayet iyi hatırlıyorum. İlkokul 3.sınıfın ilk günleriydi. Sınıfımıza birkaç yeni çocuk katılmıştı. Bu çocuklardan birinin adı da Anıl’dı.

Anıl futbolu seviyordu. E yani, hangimiz sevmiyorduk ki? Fakat Anıl’ı farklı kılan bir özelliği vardı: Gençlerbirlikliydi. Koca koca adamların ömür billah kafalarının basmadığı bu durumu biz 9 yaşında anlamaya çalışıyorduk; kolay değildi. Sevgisi ve sıradışı seçiminin yanı sıra futbolu iyi oynamayı becerebilmesiyle de çocuklar arasında saygı toplayan Anıl’la, marifetmişçesine Avrupa devlerinin ilk 11’lerini saniyeler içerisinde sayabilecek derecede futbol deliliğine tutulmuş Beşiktaş’lı Özhan’ın iyi birer arkadaş olmaları uzun sürmedi. Çocukluk basittir; bir topun peşinde dünyayı paslaşarak paylaşırsınız.

Esen rüzgarın dahi siyaha eşlik edecek renk konusunda aklımı karıştırdığı o günlerde babamın kardeşimle beni alıp götürdüğü bir maçı hatırlıyorum. Maraton’dan izlemiş ve Gaziantepspor’a 1-0 kaybetmiştik. Sonucu umursamamıştım, hiçbir zaman da umursamayacaktım. Ancak futbolu varoluşunun özü haline getirmiş bir çocuk için elini uzatsa dokunabilecekmiş gibi hissettiği kanlı canlı futbolcularıyla, dakika başı sinirlenip sahaya sitemkar haykırışlarda bulunan babacan amcalarıyla, dalgalanan kırmızı-siyah bayraklarıyla cennetten bir köşeydi o tribün. Muhtemelen o gün kendimi vaftiz etmiştim; bundan böyle Gençlerbirlikliydim!

Daha sonra Anıl’la birlikte -yaklaşık 2.5 sene sonrasında sınıf öğretmenimizin anneme bizi şikayet ederken kullanacağı ifadeyle- "çete"yi kurmaya başlayacaktık. Sınıftaki Fenerbahçe’li popülasyonunun yüksekliğini gözönüne alarak Galatasaray’lı ve Beşiktaş’lıları saflarımıza dahil etmeye çalıştık. Başardık da. Ankara’da yaşıyorduk, antrenman tesisleri okulumuza üç adım mesafedeydi ve sürekli olarak maçları izleme imkanımız vardı. Belki de sebep bunların hiçbiri değildi; yalnızca o küçük kalplerimiz kazanmanın açgözlülüğüne kanmayacak kadar büyüktü.

O zamanların meşhur ifadesiyle damarlarımızda akan kanın rengini değiştirmekle kalmamış, baştan yaradılışımızın zarureti olan yeni hüviyetler de edinmiştik. Artık Özhan, Ferdi; Anıl, Ümit Karan; Çağrı, Phiri; Yiğit, Tolga; Danyel, Nihat; Murat, Filip’ti. Okul sınırlarına girildiği andan itibaren ailelerimiz tarafından uygun görülmüş isimlerin hükmü yoktu. O kapıdan geçtikten sonra hepimiz birbirimize bu şekilde hitap ediyor, bu kimliklerin hakkını vermeye çalışıyorduk. Yemyeşil gözleri ve sapsarı saçlarıyla bir İskandinav izlenimi uyandıran Çağrı’nın Güney Afrikalı bir zenci olan Phiri’yle özdeşleşmesi haricinde her şey olağandı.

Biz örgütlenirken Fenerbahçeliler de boş durmamıştı elbet. Kara tahtayı karşıdan gören sol sıralarda Revivo’lar, Rapaiç’ler oturuyordu. Rekabet de rekabetti hani… Beden Eğitimi derslerinde, teneffüslerde, öğretmenin mazaretli olduğu günlerde; en ufak bir boşluk bulduğumuz an kendimizi topun ardına katıyorduk. Kabul edersiniz ki, hayatın henüz ümüğünüzü sıkmaya başlamadığı yaşlarda futbol sanatını nakşettiğiniz zaman asla yeterli gelmez. Bize de yetmiyordu. Haliyle rekabet de merdivenlerden çıkıp, sınıfımıza kadar varıyordu. Türkçe’yi hatmetmiştik ya, bildiğimiz üç beş kelimeyle İngilizce derslerinde birbirimize sataşıyorduk.

Geçen onca seneye rağmen bu maçlardan aklımda kalan goller; kısa kesitler var. Böbürlenmenin lüzümu yok, fakat o günlerde Fenerbahçe’yle yaptığımız karşılaşmaların çok büyük kısmını kazandık. Üstüne Fenerbahçe’ye karşı büyük abilerimiz de Türkiye Kupası’nı kazandı. Tırışkadan TSYD Kupalarını saymazsak, Gençlerbirliği’nin o tarihten beri somut bir kazanımı yok. Bazen gereğinden fazla kazanıp futbol tanrılarını mı kızdırdık diye düşündüğüm oluyor.

Sanırım 5.sınıfta bir karne günüydü. Danyel de ben de okula erken gelmiştik ve sabah antrenmanını seyretmek için kendimize bir fırsat yaratmıştık. Şans bu ya, biz gittiğimizde antrenman da yeni başlamıştı. Banklardan birine oturup, o dakikaların keyfini çıkardık. Antrenman sonu futbolcular açma-germe hareketleri yaparken; biz de ufaktan yanlarına sokulduk. Durur muyum, Ferdi’nin yanına gidip tek Ferdi’nin kendisi olmadığını, maçlarımızı, rekabetimizi; ne varsa anlattım. Ferdi simasından dahi bir Anadolu delikanlısı olduğunu anlayacağınız, sıradan bir orta saha hamalı olduğu için kimsenin dikkatini çekmeyecek bir futbolcuydu. Karşısında muhtemelen ömrü hayatı boyunca sahip olacağı tek hayranı vardı; benim gözlerimdeki parıltı onun gözlerindeki parıltıya karıştı. O dakikalarda duyumsadığım naifliği anlatabilmeme imkan yok; anlamak için Prens Mişkin’i tanımak gerek. Neden sonra Ferdi’nin bize tesislerde kola ısmarlama sözünü hiç gerçekleştiremedik.

Şimdi o günleri yad ettiğimde tek eksiğimizin bir fotoğraf olduğunu hissediyorum. Kolların omuzlara sıkı sıkı geçirildiği, çocukluğun alamet-i farikası o haşarı gülümsemenin suratları aydınlattığı; ama aynı zamanda bir an önce maça dönmenin sabırsızlığının saklanamadığı bir fotoğraf. Hemen önümüzde duran, harçlıklarımızın satın almaya yettiği gerçek bir futbol topuyla; ya da işlerin o kadar kesat gitmediği bir günde plastik bir topla; hiç olmadı dribling yeteneklerimizi sınırladığı için ortak emeği keşfetmemizi zorunlu kılan bir kola tenekesiyle… Evet bir fotoğraf, yalnızca bir fotoğraf…

6 Likes

Merhabalar.

Bu forumda aslında ilk takımım olmasa da, sadece sempati duyduğum takım değil, kendimden bir şeylerle ilişkilendirimem sebebi ile Gençlerbirliği taraftarıyım da aynı zamanda.
1970 doğumluyum ve Galatasay taraftarıyım, ama artık eskisi kadar ilgilenmiyorum. Galatasaray ile Gençlerbirliği karşılaştığında hep Gençlerbirliği tarafındayım.

Gençlerbirliği ile ilk tanışmam,güneşli bir havada babamın bir arkadaşının bizi Ankaragücü’ne ait kale arkasından tribününden seyrettiğim Ankaragücü Gençlerbirliği maçı ile başlar. 13 yaşımda hatırımda kalan tek sima Diyarbakır’dan gelmiş olan Vehbi isimli duba gibi oyuncu idi. kimi zaman terli kel kafasından yansıyan güneş ışıkları sebebi ile gözümüzü alan bir stili vardı. Hatta sıkıcı geçen maçta rakibini hızla çalımlayıp o hızla topla birlikte avuta kadar çıkmıştı. Bir de Sarı saçlı İsmail diye bir bek oyuncusu vardı.(İsmail Demiriz).

Gençlerbirliği ile ikinci tanıştıran olay, her topa vole yapıştırabilen, 20 santimlik delikten adam çalımlayıp, sürati ile köpeklerin bile yetişemediği, 14-12 oynanılan dönemde kaleye geçtiğimde, o plastik kafa şutu ile duvara çivileyen, yetenekli ağabeyimin, sokak arasında oynadığı top sebebi ile spor altyapıya çağrıldığı haberi vardı. Ebeveynlerimiz futbolculardaki sakatlık ihtimali, rekabet ve yerine üniversite tahsili yapması konusunda ısrarı sebebi ile bu iş olmadı.

üçüncü olay, Moşe Kuşe Kona’nın olduğu efsanevi dönem. Epey bir takımı ürkütmüştü o dönem. Sayın Cavcav’ın Belçika bağlantısı vardı sanırım, Orada parlayan elmasları toplamak yerine, top oynayıp hayatını kurtarma çabasındaki kuvvetli Afrika’lı gençler Belçika’da önce bir Avrupa tecrübesi edinip, ucuz fiyatlara Türkiye’de sahalara çıkması sağlandı. Sempatik konuşmaları ile de takımın maskotu oluveriyorlardı.

Ağabeyimle Gençlerbirliği sezon açılışına gitmiştik. O zamanlar, saçlarım sebebi ile Beşiktaşta oynayan Nartallo isimli yeteneksiz topçuya benziyormuşum, 1,85 boyla nasıl Nartallo’yum bilmiyorum tabii. Herkes elden ele konfeti dağıtıyordu. Bildiğin yazarkasa fişi. Rakip Ordu milli takımı, Hakan Şükür, Bülent Uygun filan var. Ağabeyim, takımlar sahaya çıkarken fişi açmadan aşağı fırlattı. tabii direk birinin kafaya.

Bir de kombine aldığımız 2000-2001 sezonu var ki, 5.likle bitirilen. bol gollü, buna rağmen tribünde 1000 kişiye oynanan maçlar.

Gördüğünüz gibi çok derin bir taraftarlığım yok, ancak Gençlerbirliğinin burada yazamadığım bir sürü anısı var. tam bir İstanbul takımı celladı bir imajı vardı Gençler’in. Şimdi biraz bozulmuş ortam, garip isimli taraftar oluşumları var. Oysa benim bağlı olduğum 100 taraftarı ile ve takım oyunu ile bütünleşen Gençlerbirliği.

9 Likes

Yüreğine/kalemine sağlık dostum…

Çocukluğum ve ilkgençliğim İzmir’de geçti. Babam Fenerbahçelidir. Ben de biraz dedemin etkisiyle, belki biraz babama inat, biraz da Mustafa Denizli zamanındaki başarıları sebebiyle Galatasaraylıydım o zamanlar. Çok sıkı bir futbol takipçisiydim. Fanatiktim de, ama stadyumda çok nadir maç seyredebildim. Galatasaray’ın cezası sebebiyle İzmir’de oynadığı bir Avrupa Kupası maçı, birkaç milli maç, babamın misyonerlik çalışmaları kapsamında gittiğim bir iki Fenerbahçe maçı ve birkaç tane de İzmirspor, Göztepe, Karşıyaka, Altay arasındaki yerel derbiyi hatırlıyorum hayal meyal.

Seyrettiğim maçların hemen hepsi Atatürk Stadı’ndaydı. İlginç bir stattır Atatürk Stadı. Dışarıdan koca bir beton yığınıdır. İçeride büyük bir gizem saklıyor gibidir. Stada girmek için uzun kuyruklarda beklersiniz dakikalarca. Girdikten sonra bir sürü merdiven çıkarsınız. Tribüne girmeden önce karşı tribünler gözükmeye başlar önce, koşar adım çıkılan son basamaklar ve beton grisini ferahlatan yeşil saha…

Yapının büyüklüğü, kalabalık ve kocaman yeşil saha görüntüsüyle büyülendiğimi hatırlarım. Birazdan orada dünyanın en önemli olayı olacaktır, olmalıdır gibi gelirdi ama bu büyü hakemin başlangıç düdüğüne kadar sürerdi sadece. Akdeniz Oyunları için yapılmış bu statta maç seyretmek işkence gibidir. Sahanın uzak tarafında olan biteni görmek için dürbün gerekir. Bu yüzden her seferinde “keşke televizyondan seyretseydim” dediğimi hatırlarım.

Üniversite yıllarının sonuna doğru, biraz bu bir türlü tatmin olmamış statta maç seyretme hevesim, biraz da Ersun Yanal’la gümbür gümbür top oynayan takımın yarattığı rüzgar beni 19 Mayıs’a getirdi. Şampiyonluk yarışının iyice içinde olan Gençlerbirliği Adanaspor’la oynuyordu. Stada girdiğimde sahada ısınan futbolcuların yakınlığına şaşırdığımı hatırlıyorum. Kalabalık yüzünden Maratonun en uç tarafında, Saatli’ye yakın tarafta yer bulabilmiştim. Bütün sezon hayranlıkla izlediğimiz takım yoktu sahada. Azap dolu bir doksan dakika sonunda 2-0 mağlubiyetle ayrıldığımızı hatırlıyorum sahadan.

Ertesi sezon ben askere gitmeye hazırlanırken Gençlerbirliği Avrupa Kupası’ndaki efsane maçlarını oynamaya başlamıştı. Deplasmandaki Blackburn Rovers maçında Hz. Ersun’un mucizelerinden birine tanıklık etmiştim televizyondan. Lizbon’da Ali Tandoğan’ın frikiğinde gol diye bağırınca evdekileri uyandırmıştım. Sonra Aralık’ta askere gittim. Parma maçlarının sonuçlarını gazeteden öğrendim, Ankara’daki Valencia maçını er gazinosunda seyrettim. Rövanş maçını büyük heyecanla beklediğimi hatırlıyorum ama bir sorun vardı. Maç saati çok geçti ve o saatte yatakta olmamız gerekiyordu. 3-4 arkadaş nöbetçi komutandan izin istedik, vermedi. Biz de yatakhaneden kaçıp, gizlice girdik er gazinosuna. Bütün maçı ve uzatmaları ha yakalandık ha yakalanacağız gerilimiyle izledik. Elenmenin üzüntüsü askerliğin efkârına karışmıştı.

Askerlik bitti, Ankara’da işe başladım, Ersun Yanal Gençlerbirliği’nden ayrıldı. O efsane takım dağıldı. Ama 19 Mayıs’ta maç seyretmenin keyfini unutamadım. Ara ara maçlara gitmeye başladım. Yanal devrinden sonra takımlar hiç keyif vermese de, tribünün kendine has naifliğini çok sevmiştim. Gizli bir Necdet Özkazancı hayranıydım (tabi o zamanlar ismini bilmezdim, uzaktan seyrettiğim tribündeki neşeli bir ağabeyimizdi benim için). Galibiyet sonrası Domatesin Çekirdeği ve Bir Baba Hindi tezahüratlarını ondan dinlemek çok keyifliydi.

Gençlerbirliği’ni ikinci takımım olarak saymaya, hangi takımı tuttuğumu soranlara “Galatasaray ve Gençlerbirliği” demeye başlamıştım ama Bizans taraftarları içindeki kısır tartışmaların tarafı olmak zül haline gelmişti artık benim için. Bir yandan da kazanan takımın taraftarı olmaktan vazgeçemiyordum. Bütün çocukluğu ve gençliği sınav yarışlarında geçen birisi için normal olsa gerek. Sonra, hangi maçtı kim söyledi hatırlamıyorum, rakip taraftarın “en büyük…, başka büyük yok” tezahüratına karşılık, bizim tribünden iki üç kişinin “en güzel Gençler başka güzel yok” diye bağırdığını duydum. Bunun üzerine uzun uzun düşündüğümü hatırlıyorum. Büyüklüğe karşı güzellik…

Artık hangi takımı tutuyorsun sorusuna “Gençlerbirliği” diye yanıt veriyorum ve sorunun sahibinin yüzündeki şaşkınlığın keyfini sürüyorum. Ve o gün bugündür güzel takımın yanında, güzel insanların yanında olmaya çalışıyorum. Her geçen gün daha da zorlaşsa da.

8 Likes

İlker ne güzel yazmışsın, eline sağlık. Benden de söz ettiğini görünce duygulandım gerçekten. Hele bir de Domatesin Çekirdeği ve Bir Baba Hindi… İnşallah bu kötü günler de geçecek. Yine güzel bir takımımız ve güzel taraftarlarımızla birlikte olacağız.

3 Likes

İnşallah Necdet Abicim, inşallah.

3 Likes

İlker eline sağlık :slight_smile: bundan sonra sana tertip diyeceğim. Deplasmanda 3-0 kazandığımız Sporting Lizbon maçını, benim askerlik uğurlamamdan sonra hep beraber Maltepedeki taraftar lokalinde izlemiştik. Peşinden de Necdet Abi’nin Şahin marka arabasına 6 kişi sıkışıp eve dönmüştük, o maç da çok geç saatteydi, son otobüs kaçmıştı :slight_smile:

2 Likes

Ne güzel günlermiş o günler, öyle değil mi Serkan? :slight_smile:

1 Like

2016’nın Ekim ayı, Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kütüphanesi’ndeyim. “Çocuk suçluluğu ve suça sürüklenen çocuklar konusunda yapılan çalışmalar ile ilgili literatür incelendiğinde…” cümlesinin altını fosforlu kalemle çizerken sağ üstte Ural NADİR isminin yazılı olduğunu gördüm. Hiç tanımadığım bir isim bu… Ne güzel isim diye iç geçirirken cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesaj, o zamanlar Başkent Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü’nden tanıştığım bir arkadaşımdan gelmişti: “Pazartesi günü bizim okulda Dersimiz Mavi At Paneli var. Şizofreni Dernekleri Federasyonu, Mavi At Kafe ve bizim bölümden konuşmacılar olacak. Gelmek ister misin?”
Mesajı cevapsız bırakmayıp 10 Ekim pazartesi günü Başkent Üniversitesi’ne doğru yola koyuldum. Arkadaşım beni karşıladıktan sonra İhsan Doğramacı Konferans Salonu’na geçtik. Panelin başlamasına az bir süre kalmıştı. Arkadaşım beni hocalarıyla tanıştırmak istedi. İletişim Fakültesi’nden Mardinli bir akademisyen, Prof. Dr. Işıl Bulut derken, “Ural hocam, arkadaşım Orhan’ı sizinle tanıştırayım.” cümlesiyle başlayan samimi, çok sıcak bir tanışma…
Garip geldi bana, bir hafta önce ismini ilk defa bir makalede gördüğüm Ural NADİR ile aynı ortamdaydık. Üstelik tanışıp sohbet bile etmiştik. Artık Ural NADİR’i tanıyordum, sürekli yazılarını okuyordum.

Ankara’da geçen 1 yıldan sonra, küçüklükten beri takip ettiğim, sevdiğim Gençlerbirliği ile de tanışma vaktinin geldiğini düşündüm. Daha önce herhangi bir profesyonel futbol maçına gitmediğim için 19 Mayıs Stadyumu’na nasıl gidilir, maça nasıl girilir bilmiyordum. 19 Mayıs Stadyumu ile ilgili kısa bir araştırmanın ardından Passolig Kart için başvuru yaptım. 19 Şubat 2017 itibariyle kartım elime geçmişti. Maçları tek başıma izlemenin keyif vermeyeceğini düşünüp taraftar gruplarını araştırmaya başladım. Seymenler, Karakızıl ve Alkaralar…
23 Şubat sabahına, Facebook’ta Alkaralar’ın “Arkadaşımız, abimiz, kardeşimiz Ural Nadir’i bu sabah kaybettik. Acımız büyük.” paylaşımını görüp yıkılarak başladım. İnanılması güçtü, böyle bir şey mümkün olamaz diyerek bütün acımı içime attım. Şoku atlatmam çok zaman aldı.
Kütüphanede ders çalışırken, makalede ilk defa ismini gördüğüm, ertesi hafta kendisinden bihaber, ayağına kadar gidip tanıştığım Ural Nadir’in Gençlerbirliği taraftarı olduğunu, Alkaralar grubundan olduğunu bu acı haberle öğrenmek çok trajikti… Kendimi suçladığım, pişmanlıklar yaşadığım zamanlar da oluyor. Keşke çok daha önceden 19 Mayıs’a gitseydim de Ural hocamla tribünde karşılaşsaydık, birlikte bir maç izleseydik. Tribünde karşılaşmamayı kendimde büyük bir eksiklik olarak halen hissediyorum.
Ural hocamın bıraktığı yerden(aslında hiçbir yere gittiği yok, hep aramızda olduğunu hissediyoruz) devam etmek istiyorum diyerek artık tribüne gidip çocukluğumun renkli takımı Gençlerbirliği’ni izleme vakti gelmişti. 6 Mart’taki Akhisarspor maçına gidecek olmanın heyecanı içerisindeydim fakat ayaklarım beni gtürmedi, gtüremedi…

Sonraki maç 19 Mart’ta Rizespor’laydı. Alkaralar Facebook sayfasına, maç günü bana yardımcı olmaları için mesaj attım. Sağolsun Maksut benimle iletişime geçerek maçın olacağı gün beni stadın Rüzgarlı Girişi’nde karşıladı ve içeri doğru adım atmaya başladık. İçeri girdiğimde atmosfer harikaydı. Çocukluğum Mardin’in bir köyünde geçti. Dolayısıyla izlediğim en büyük maç, komşu köyden gelen takımla, ortasından yol geçen toprak sahada yapılan, bizim köyün abileri 2-1 önde iken kavga çıkıp iptal olan maçtı. Abimin de bir gol attığını hiç unutmam. Böyle bir ortamda büyüdüğüm için tribüne girdiğimdeki o ‘Haydi Gençler’ ve davul sesleri, sallanan Kırmızı Kara bayraklar beni büyülemişti, hayran kalmıştım. Maçı da Aydın’ın gölüyle 1-0 kazanarak galibiyetle başlamanın mutluluğunu yaşadım. Küçüklüğümden beri Gençlerbirlikli olduğumu söyleyemem ama artık bir buçuk yıldır sadece 3 maçını kaçırdığım Gençlerbirliği’ne hayatımın son anına kadar bağlı kalacağımdan hiç şüphem yok!
Son olarak, beni üzen bir şeyi de aktarmak isterim…
Beni ne zaman bir Gençlerbirliği atkısıyla ya da formasıyla gören arkadaşlarım “ Boşver Gençlerbirliği’ni kendi memleketinin takımını destekle.” veya “Sen taa Mardin’den gelmişsin, Gençlerbirliği ne alaka?” diyorlar. Şimdi ben de size soruyorum ki, siz Mardin’in, Kırıkkale’nin, Edirne’nin, Antalya’nın, Hakkari’nin, İzmir’in, Adana’nın veya Samsun’un herhangi bir köyünde doğmuşsunuz, maçına gitmeyi bırak ömrünüzde kaç kez Galatasaray’ın, Beşiktaş’ın veya Fenerbahçe’nin stadının önünden geçtiniz de meydanlarda gürültü kirliliği yapıyor, meşaleler yakıyorsunuz, taraftarıyız deyip bu takımlar yüzünden birbirinizi öldürüyorsunuz?

http://kirmizikara.blogspot.com.tr/2018/05/nasl-genclerbirlikli-oldum.html?m=1#more

12 Likes