Gençlerbirliği ve İçinde Bulunduğumuz Kriz Ortamı

Selamlar herkese. Kombine başlığını daha fazla işgal etmemek adına böyle bir başlık açtım.

Sizi bu “şikayet” konusunda son bir defa rahatsız edeyim. Fikirlerimi, (Coşkun Abimin dediği gibi) aslan gibi kükreyip etrafı korkutarak değil, (Onur Abimin söylediği gibi) çözüm önerisi sunmadan insanları itham ederek değil, (Yavuz Abimin söylediği gibi) insanların taraftarlığını sorgulayarak değil, yalnızca çağın niteliklerini ve içerisinde bulunduğumuz durumu sorgulayarak, bir nevi makale yazar gibi açıklayayım.

Birinci yazım problemin tespiti, ikinci yazım ise çözüm önerilerimle ilgili olacak. Öncesinde, bu bağlamda, kendimi bir tanıtsam daha iyi olur herhalde. Ben, Bilkent Üniversitesi Uluslararası İlişkiler lisans mezunuyum. Yine Bilkent’te edebiyat ve tarih alanlarında çalışmalar yaptım. Şu anda modernleşme, şehirlilik ve şehirlileşme üzerine çalışmalar yapıyorum. Burada yazdıklarımın temelini oluşturacak altyapım budur. Alkaralar canlı yayınlarının neredeyse hepsini izledim, transferler hakkında forumda yazdıklarınızı okudum. Şu kadarını söyleyebilirim, futbol oyunu hakkında sizin bildiklerinizin onda birini bilmiyorum, emin olun. Siz, yeni transferlerin takıma olan etkilerini tartışırken ben “Adam yakışıklıymış ha…” gibi yorumlar yapabiliyorum ancak. :smile: O yüzden burada anlatacaklarım, futbol oyunu ya da Gençlerbirliği futbol takımı hakkında olmayacak. Ankara’nın bir değeri, bir markası, Cumhuriyet gençliğinin bir arması, şehirliliğimizin nişanesi olan Gençlerbirliği ve Gençlerbirliği taraftarlığı üzerine olacak.

Yalnızca bu bağlamda problemleri tespit etmeye ve çözüm önerileri sunmaya çalışacağım. Futbol takımının nasıl başarılı olabileceği, bu yazıların konusu olmayacak, o konu hakkında bir şey söylemeye kendimi yetkin hissetmiyorum

2 Likes

PROBLEMLERİ TESPİT EDELİM

Gençlerbirliği markasının şu an içerisinde bulunduğu krizi üç ana başlıkta inceleyebiliriz diye düşünüyorum. Birincisi, Türkiye genelinde spor kulüplerinin ve sair markaların içinde bulunduğu krizlerden etkilenen Gençlerbirliği; ikincisi, Ankara kentinin bir yandan müthiş bir düşüşte bir yandan da (alt kültürün yoğun ilgisi sayesinde) garip bir yükselişte olan marka değerini fırsata çeviremeyen Gençlerbirliği; son olarak, basiretsiz bir yönetim ve gün geçtikçe umudunu yitiren ve bir kısır döngü kavgasına giren taraftarlar yüzünden yıpranan Gençlerbirliği.

1. Türkiye Genelinde Yaşanan Kriz

Yurt içinde ve yurt dışında, ülke olarak müthiş bir prestij kaybı içerisinde olduğumuz herhalde su götürmez bir gerçek. Ürettiğimiz bazı markalar dünya çapında ses getirebiliyorken, bu başarımızı örnek alarak yeni başarılar üretemiyoruz ve var olan başarılarımızı da (birkaç örnek dışında) maalesef sürdürülebilir kılamıyoruz. Bu aslında yıllardır var olan bir durum, yani bir krizden ziyade bir epidemik. Ama var olan bu epidemiğin üzerine bir de ağalık rejimi sorunu, bir kriz olarak çıktı karşımıza. Burada bahsettiğim şey, güncel siyaset ya da bir siyasi isim, bir siyasi parti, bir siyasi figür değil. Neredeyse her kurumda bir yozlaşma, kurumsallığın ortadan kalkması, kişiler ve isimler üzerinden yürüyen bir varlık ve beka söylemi söz konusu. “Ben olmazsam mahvolursunuz.” ya da “Biz olmazsak mahvolursunuz.” söylemleri revaçta. Hukukun ve insan haklarının gereği unutuluyor, varlık söylemi üzerinden durmadan bir savaş düzeni içerisinde olduğumuz haykırılıyor. Makyavelci bir anlayışla, savaş sırasında her şey de mubah görülüyor. (Aziz Yıldırım’ın, “Şike yaptıysam Fenerbahçe için yaptım.” demesini hatırlayın.)

Bu durum, kurumların ve olguların içinin boşalmasına sebebiyet veriyor. Benim son yıllarda gözlemlediğim şey şu: Süper Lig şampiyonlukları eskiden müthiş bir coşku ve heyecan sebebiyken, son yıllarda aynı coşku ve heyecanın olmadığını, şampiyonluk sevincinin feci şekilde sönük kaldığını gözlemliyorum. Bilmiyorum, benim gözlemim mi yanlış acaba?

Bu kurumsallığın ortadan kalkması ve ağalık rejiminin hâkim olmasıyla birlikte, özellikle gezi parkı eylemleri sırasında ve sonrasında, kentin ve sokağın marjinalleştirilmesi söz konusu oldu. Çünkü kişiler üzerinden bir sistem kurulduğu zaman topluluk kimliklerinin yok edilmesi ya da bu kimliklerin içinin boşaltılması gerekir. Bu yüzden, genç olmak marjinalleştirildi, heyecanlı olmak marjinalleştirildi, mutlu olmak ve eğlenmek marjinalleştirildi, vb. El hasıl, şehirli olmak marjinalleştirildi. Kentler ile banliyöler plansızca birbirinin içerisine geçirildi. Banliyö kentciklerinin kimlikleri yok edildi ve banliyödekiler hızlı trenlerle, metrolarla, metrobüslerle, ekspres otobüslerle kent merkezine taşındı. Kentlerin önemli simgeleri yağmalandı, meydanlar betonlaştırıldı, kültür merkezleri işlevsizleştirildi vesaire. Ama tüm bunların yanında, Türk insanının futbola olan aşırı düşkünlüğü yüzünden belki, kentin içinden futbolu çıkarmak o kadar kolay olmadı. Bütün muhalif söylemler, hareketler, oluşumlar, birliktelikler kontrol altına alınabildi ama tribünler (ilk etapta) kontrol altına alınamadı.

Bundan önceki yazımda, bırakın stadyumlar onların olsun demiştim, hatırlıyorsunuz. Aslında bu sözü şöyle değiştirebilirim diye düşünüyorum: “Stadyumlar çoktan onların oldu!” Taraftarlar, yasa marifetiyle (e-bilet) marjinalize edildi. Eskiden, kentli herhangi birinin erişebileceği müsabakalar, artık yalnızca kendini futbol taraftarı olarak tanımlayan insanların seyrine açıldı. Eskiden ben de bu şekilde maçlara giden biriyken, e-bilet saçmalığından sonra ben de tribünlerden koptum, yıllarca uzak kaldım. Eskiden “Said maça gidiyormuş, biz de onla gidelim” diyen arkadaşlarım, şimdi kredi kartı mı çıkartacağız bunun için diyorlar, gelmiyorlar. Eskiden futboldan hiç haz etmeyen annem, başına örtüsünü geçirip, eline örgüsünü alıp 19 Mayıs’a benimle gelebiliyorken, şimdi benim Passolig almama bile göz deviriyor.

Bununla paralel olarak, kent merkezlerinden stadyumlar uzaklaştırılıyor. (Miting ve toplanma alanları da öyle…) Daha modern, daha konforlu statlara taşınıyoruz ama aslında bu bir altın kafes. Bursa’da da Ankara’da da Anadolu’nun birçok kentinde de bu yapıldı. Bizi kentten kopardılar. Stadın ne kadar iyi ne kadar fantastik olduğunun hiçbir önemi yok. Gençlerbirliği futbol takımı, bir senedir maçlarını Ankara’da oynamıyor. Kimse kusura bakmasın, Devlet Mahallesi Ankara ili sınırları içerisindedir ama Ankara kentinin bir parçası değil, bir banliyösüdür ancak.

Stadyumları, tribünleri elden kaçırmamak için tek bir fırsatımız vardı. Tüm Türkiye, Passolig’e karşı birlikte duracak, Gençlerbirliği taraftarının ortaya koyduğu duruşu tüm taraftarlar olarak sergileyecek ve tribünleri ağalık rejimine kaptırmayacaktık. Stadyumların bir ömrü vardır elbet, bazen yıkılıp yeniden yapılmaları gerekir ama biz taraftarlar olarak Yenişehir’den (Yakup Kadri’nin, Sevgi Soysal’ın anlattığı Yenişehir’den) kopmayacaktık. Maalesef o tren yıllar önce kaçtı. Bu yılki yasayla ise tribünde bir kukladan ibaret kalacağız ve maalesef artık taraftar değil birer müşteri gibi görüneceğiz. (Sayın Murat Cavcav’ın imza töreninde yaptığı konuşmadan aynen alıntılıyorum: “… Bizim de bazı şeylere ihtiyacımız var. Hiçbir kurum, hiçbir kuruluş yanımızda, arkamızda değil. Bir tek, kulübümüzü şey yapmak için hiç olmazsa bir taraftarımız [var]… bizim bir kere taraftar başımızın tacı…” Kulübümüz şey yapmak derken Sayın Cavcav?) Bundan sonra bir yasa daha çıkar, seyir alanlarında siyaset yapmak suçtur denir, her taraftar grubu kızar isyan eder, iki ay sonra önce İstanbul takımları intibak eder duruma, sonra birer birer Anadolu takımları, en son biz de “Elimiz mahkûm, ne yapalım?” deriz. Yapacak maalesef başka bir şey yok, çünkü stadyumların ve tribünlerin de liglerin ve müsabakaların da tapusu onlarda… (burada bir ümitsizlik sergilediğimi düşünmeyin, tam tersi ümit ile doluyum, ama neler yapılabileceği konusunu ikinci yazıma saklıyorum.)

Bu alt başlığı özetleyecek olursam: Futbolu da tribünleri de kentin elinden aldılar. Siz inadına gidip, kırmızı ve siyah renkte formalar giyen, göğüslerinde Gençlerbirliği’nin armasını taşıyan on bir adamın bir topu tepiklemesini seyretmeye devam edebilirsiniz. Ama Ankara’nın Gençlerbirliği markası gün geçtikçe silinip gidecek, basit bir tüketim malzemesi olmaktan (üstelik İstanbul takımları para kazansın diye varlığını sürdüren bir tüketim malzemesi bu) öteye gidemeyecek. İşte, bırakın futbol onların olsun derken kastettiğim budur. Küme düşelim, yine küme düşelim, amatör kümeye kadar düşelim gerekirse… Gençlerbirliği, amatör kümeden de şahlanıp Süper Lig’e çıkabilir. Ama bir defa Gençlerbirliği markasının içi boşaltılırsa, Gençlerbirliği bir defa kentten koparılıp atılırsa ve biz buna alışırsak, Gençlerbirliği gibi bir marka yok olur gider, herhangi bir ‘Anadolu Takımı’ndan yani (Yine Sayın Cavcav’ın bahsettiği gibi) beş büyük takımdan hangisinin şampiyon olacağını belirlemek için kukla vazifesi gören herhangi bir futbol takımından farkımız kalmaz.

2. Ankara ve Kentin Marka Değerlerinin İçinde Bulunduğu Kriz

Yukarıda bahsettiğim gibi, Türkiye kentleri ciddi bir merkezleştirme operasyonu altında. Banliyölerin, yani beni kentçik dediğim semtlerin ve ilçelerin (mesela ben aslen Beypazarlıyım ve Gölbaşı’nda oturuyorum, Necdet Abimin forumdaki ismi Polatlılı, Coşkun Abimin forumdaki ismi Çubuk, belki onlar da farkındadırlar bu işin) kimlikleri yok ediliyor ve hepsi birer birer merkeze eklemleniyor. Aslında Cumhuriyet’in ilk yıllarından beri, makro planda da (maalesef) bir merkezileşme söz konusu. Bütün yollar İstanbul’a çıkıyor. Bazı hükümetler bunu bilinçli bir şekilde gerçekleştirirken, bazı hükümetler buna karşı projeler geliştirdiler ama uzun vadede başarılı olamadılar. Türkiye’nin tüm kentlerinden altı tarafı denizlerle çevrili :smile: yani coğrafi bir sıkışmışlık içinde bulunan İstanbul şehrine göçler oluyor. Tabii ki İstanbul’un da bir kapasitesi var. Bir yerden sonra almıyor. Sonra İzmir gibi, Ankara gibi, Bursa gibi, Adana gibi büyükşehirler bu göçü çekmeye başlıyorlar. Ama kültür, soyut bir şey olduğu için ve coğrafi sınırlama tanımadığı için, tamamen İstanbul’da yoğunlaşmış durumda. Arada bir tane Behzat Ç. gibi Ankara’da çekilen bir dizi görünce koşup sarılıyoruz.

Bir yandan durum buyken, öte yandan ciddi bir Ankara alt kültürü oluşmuyor da değil. Ankaralı olmak ya da Ankara’da okumak, böyle buruk bir heyecan, gizemli bir dünya, biraz yeraltında ama eğitimli ve kültürlü olmak gibi bazı imajlara sahip oldu. Gençlerbirliği yönetimi mesela Ezhel’le iş birliği yaparak bence müthiş bir adım atmıştı. (Ezhel’in yaptığı müzik çok bana hitap etmese de, yapılan işi taktir ediyorum.) Behzat Ç.’nin Gençlerbirliği taraftarı olması yine hakeza bu buruk heyecana ve gizemli dünyaya kendimizi tanıtmamızı sağlayan bir şeydi. Çağın gerekleri düşünülerek, yönetim bu çalışmalarını durdurmak yerine hız verseydi, sosyal medya ve iletişim uzmanlarıyla çalışsaydı, futbola harcadığı mesainin yüzde birini bu işe harcasaydı, iddia ediyorum, Ankara’nın genç nüfusu (Ankaralılar ve Ankara’ya okumaya gelenler birlikte) büyük ölçüde Gençlerbirliği taraftarı olurdu. Çünkü Gençlerbirliği taraftarlığı tam da aslında Ankara’nın bu bahsettiğim gençlerinin kişilik özelliklerine uygun bir taraftarlıktır.

Gençlerbirliği’ni bir kenara bırakacak olursak, bilmiyorum Sosyal Medya’da görüyor musunuz hiç ama Lavarla gibi, Antoloji Ankara gibi sosyal girişimler ciddi anlamda revaçta. Açık konuşmak gerekirse, bir Ankaralı olarak, Lavarla’nın anlattığı Ankara’nın gerçek Ankara’yı yansıttığını pek düşünmüyorum, kendim de Lavarla’nın içeriklerine biraz mesafeliyim açıkçası. Ama bahsetmek istediğim şey şu: müthiş bir insan potansiyeli var, Ankara’da olup Ankara’ya aç olan. Ankara ile ilgili içerik görmek için can atan bir insan yığını var. Ama bunu Ankara’nın markaları ve değerleri fırsata çeviremiyor. Çünkü birbirimizden kopuk durumdayız. Bir araya gelerek daha güzel işler oluşturma konusunda çok vasat kalıyoruz maalesef. Sosyal Medya’da yüzlerce Gençlerbirliği hesabı var ama şöyle Ankaralıların ihtiyacına hitap eden bir tane hesap yok. Zaten taraftar olan insanların kendi aralarında iletişim kurdukları birer araçtan ibaret kalıyor. Ciddi bir ekonomik büyüklüğün söz konusu olduğu ve kurumsal bir yapı olan kulübümüzün Twitter hesabı 2012 yılında kurulmuş ve 38.4k takipçisi var, etkileşim oranı çok çok düşük. 2014 yılında kurulan ve basit bir sosyal inisiyatif olan Antoloji Ankara’nın takipçi sayısı 60k’ya dayanmış durumda ve harika bir etkileşim oranı var. Ne demek istediğim anlaşılmıştır herhalde.

Bu alt başlığı da şöyle özetleyeyim: Ankara insanı kaliteli ve güzel ürünlere, içeriklere ve değerlere aç; bizim elimizde bu açlığın bir kısmını doyurabilecek harika bir marka var ama onlara ulaşamıyoruz. Ne yönetim onlara ulaşabiliyor ne de taraftar.

3. Doğrudan Gençlerbirliği’nin İçinde Bulunduğu Kriz

Gençlerbirliği’nin içerisinde bulunduğu krizin de iki yönü var, birincisi yönetim tarafı, ikincisi taraftar tarafı. Yönetim tarafı kısmını hiç uzatmaya gerek yok: Basiretsiz ve yeteneksiz bir yönetimimiz var. Bu kadar. Sanırım bu konuda hemfikiriz. O yüzden hiç uzatmayacağım ve doğrudan işin taraftarla alakalı kısmına değineceğim.

Bu başlık, benim için yazması en zor başlık, çünkü biliyorum ki sorunları, sıkıntıları vesaire benden çok daha fazla yaşadınız ve bu sıkıntılara birinci elden şahit oldunuz. Ama benim görüşlerimin burada sizin için çok önemli olması gerekiyor. Çünkü ben size dışarıdan bakıyorum. [Yavuz Abi, haklı olarak bana kızdı ve kızgınlığı ile “bir başka grupta kendine yer bul” dedi. Aslında çok haklı. Ben Alkaralar’dan değilim. Sizi çok seviyorum (Durmadan bunu söylüyorum, biriniz de çıkıp “Said bizi bu kadar sevme, evli barklı çoluklu çocuklu insanlarız biz” deyin yahu :smile:) ama ben size dışarıdan bakan biriyim. İşte bu yüzden benim gözlemlerimi can kulağı ile dinleyin diyorum.] Ben Gençlerbirliği ile ilgili ya da özelde Alkaralar ile ilgili bir gözlem yapacağım zaman ya da mesela bir logo üreteceğim zaman, her şeyden önce, etrafımdaki Gençlerbirliği taraftarı olmayan, en fazla Gençlerbirliği’ne sempati ile yaklaşan insanlara soruyorum, sence bu nasıl diye.

Geçen yazdığımda haddimi aşarak Gençlerbirliği taraftarlığınızı sorguladım. Bu sefer öyle yapmayacağım tabii. Ama size benim gözlemim olmayan, çevremdeki insanlara sorarak yaptığım bir kamuoyu yoklamasını paylaşayım: Gençlerbirliği taraftarı sevimsizleşiyor. Maalesef. Ben bu konuda ciğerim yandığı için size çok fevri bir çıkış yaptım, kükrememle sizi ürküttüm. Özür dilerim. Ama bu sefer ortada özür dileyecek bir şey yok, çünkü bu yalnızca benim görüşüm değil. Sevimsizleşiyorsunuz, sevimsizleşiyoruz. Bu durumdan, şartları öne sürerek kolay kolay kaçamayız. Yönetimi suçlayarak, hükümeti suçlayarak, kendimizi aklayamayız. Belki söylediğimiz ve yaptığımız her şeyde haklı olabiliriz ama haklı olmak yetmiyor. Bir de işe yarar bir stratejiye ihtiyacımız var. (Tarih haklı olanları değil, maalesef, kazananları yazıyor.) Şimdi elimden geldiğince dikkatli bir şekilde bu sevimsizleşmenin nasıl olduğunu ve nasıl tezahür ettiğini açıklamak istiyorum.

Özgür Abim, benim önceki yazdıklarımdan içerik üretiminin azlığından şikâyet ettiğimi düşünmüş. (Gerçi evet, bence yeterince içerik üretilmiyor.) Ancak oradaki asıl derdim içeriğin azlığı değildi, asla. Şu an yukarıdan aşağı doğru içeriklerin konusunu yazacağım:

1 Kombine fiyatları hakkında şikâyet; 2. Ankaragüçlü gencecik kardeşlerimizin vefatı hakkında başsağlığı; 3. Hatayspor Kulübü’nün yaptığı açıklamaya cevap; 4. Boluspor’la 2011 yılında yaptığımız bir maçtan güzel hatıralar (Oh be, sonunda insanın içini ısıtan bir içerik!); 5. Yeni sezonda kapalıdayız duyurusu; 6. Murat Karahan ile ilgili güzel bir haber (Oh be, bir tane daha güzel bir içerik çıktı karşıma!); 7. Özat; 8. Cavcav Miti; 9. Özat; 10. Erdi Can Şehit; 11. Kendi stadımız yok… Vallahi içim karardı, daha fazla devam edemeyeceğim. Üzerinizde bir ölü toprağı var derken kastım işte bu. Alkaralar kendini ölümün kollarına bırakmış. Bu konuda sonsöz olarak Nazım Hikmet’e başvuruyorum: “Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, / yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, / hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, / ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, / yaşamak yanı ağır bastığından.” Ölüme inanmayın sevgili Alkaralar, her şey kötüye gidiyor olsa da siz ölüme inanmayın, n’olur artık yaşamak yanı ağır bassın. Artık gülmeye ihtiyacımız var, artık çirkinliklerle debelenmeye değil, inadına güzellikleri yeşertmeye ihtiyacımız var. O zaman hadi bir de Adnan Yücel’den mısra ekleyelim: “bin kez budadılar körpe dallarımızı / bin kez kırdılar. / yine çiçekteyiz işte yine meyvedeyiz / bin kez korkuya boğdular zamanı / bin kez ölümlediler / yine doğumdayız işte, yine sevinçteyiz.”

İki şey, birbiriyle mevcudiyet kavgasına tutuşurlar da kendi kimliklerini unutmaya başlarlarsa, birbirlerine dönüşmeye başlarlar. Hayatınızı kötülüklerle savaşmaya adayamazsınız. En az kötülüklerle savaşmak kadar iyilikler ve güzellikler üretmek de önemlidir. Web sayfanızda yazdıklarınızın çoğunu okudum. Haklı mısınız? Sonuna kadar haklısınız. Ama Gençlerbirliği taraftarı olmayan, en fazlası Gençlerbirliği’nin bir iki maçını seyretmiş, Gençlerbirliği’ne sempati duyan insanlara bu sayfayı gösteriyorum, yüzlerini buruşturuyorlar. Çok sevimsiz buluyorlar. Bunu görmek istemiyorlar. Çünkü toplum olarak, yıldık artık!

Bir tanısa sizi çok sevecek insanlar var deyip duruyorum. Kötülükle kavgaya o kadar kaptırmışsınız ki kendinizi, ardınızda kalan çiçek bahçelerini görmüyorsunuz, göremiyorsunuz. Hani dedim ya, dikkatinizi çekebilmek için sizin canınızı acıtmam gerekiyormuş, size saygısızlık etmem gerekiyormuş diye… Ben şapkamı çıkardım, önüme koydum, muhasebemi yaptım ve sizden özür diledim. N’olur, şimdi bir de siz şapkanızı çıkarın ve muhasebenizi yapın. Güzelliklerden bahsettiğimiz zaman bir iki kişinin dikkatini ya çekiyor ya çekmiyor. Ama bir olumsuzluk olduğu zaman hepiniz ayağa kalkıyorsunuz.

Onlar, çiçeklerinizi kırdığı zaman tabii ki “Kırmayın çiçeklerimizi!” diye haykırın ama lütfen, çiçek dikmeyi, çiçeklerimizi sulamayı unutmayın!

Sonuç:

Çok uzattım, farkındayım, o yüzden kısaca özetleyeyim: Futbolun tapusu onlarda. Futbol profesyonelleşirken Gençlerbirliği direnmeye çalıştı ama başarılı olamadı. Futbolun tapusunu o zaman kaybettik. Stadyumların ve tribünlerin tapusu onlarda. Binaları onlar inşa ediyorlar, istediklerine tahsis ediyorlar, istemediklerini kışkışlıyorlar. Futbolu arazilerden ve çayırlardan devletin ve federasyonun tekelindeki stadyumlara ve borsalara taşıdığımız zaman Stadyumların, Passolig’e direnemediğimiz zaman da tribünlerin tapusunu kaybettik. Gençlerbirliği’ni değil ama Gençlerbirliği’nin Beştepe’deki fiziki varlığının tapusu onlarda. Cavcav’lar bu kulübü bir aile şirketine çevirdiklerinde onlara direnemediğimiz zaman bunu kaybettik. Ama bunların hepsi geri kazanılabilecek şeyler. Bir gün hukuk devleti olursak, bir gün kurumsallaşmanın değerini öğrenirsek, bunların hepsini tekrar kazanabiliriz. Ama olur da Gençlerbirliği’nin soyut mirasını kaybedersek, hiçbir kuvvet bize onu geri kazandıramaz. Eğer Alkaralar sevimsizliğe, umutsuzluğa, karanlığa ve kavga etmeye alışırsa ve bunu içselleştirirse, hiçbir kuvvet bunu geri döndüremez.

Peki ne yapmak lazım? Aklımda birkaç şey var, onları bir sonraki yazımda söyleyeceğim. Sizin de aklınıza gelen şeyler olur, siz de söyleyin. Belki burada yazdıklarım birer safsatadır sizin için, öyle düşünüyorsanız, onu da söyleyin. Belki abesle iştigal ettiğimi düşünüyor olabilirsiniz, ona da eyvallah. İkinci yazım, en kısa zamanda burada olacak. :slight_smile:

2 Likes

Neler Yapılabilir?

Öncelikle şunu söyleyeyim, daha önce de belirtmiştim zaten, ben hâlihazırda bir çalışma yapmaya başladım. Dediğim gibi, benim başkalarını bekleyecek kadar vaktim yok maalesef. İçimde büyük bir enerji, aşk ve şevk var. Bir türlü ulaşamadığım insanlar hakkında Yavuz Abim, insanların tek işinin taraftarlık olmadığını hatırlatmıştı bana. Benim de durumum çok farklı değil. Bir ay sonra TOEFL, ondan bir ay sonra da GRE sınavına gireceğim. Önümüzdeki sene de yüksek lisans ve doktora başvuruları yapmakla geçecek. Üstelik ben işsizim :smile: yani freelancer işler yapıyorum, az buçuk ekmeğimi kazanmaya çalışıyorum. Öyle bol bol vakti olan ya da bol bol parası olan biri değilim anlayacağınız. Ama ben Ankara’dan gitmeden önce, tek başıma ve çok kısıtlı imkânlarla dahi az buçuk bir şeyler başarabildiğimi gösterebilirsem, belki bu başka insanlara ilham olur.

Neler yapılabileceğini de iki başlık altında anlatacağım. Önce, hâlihazırda var olan taraftar gruplarının neler yapması gerektiğini (bence) açıklayarak anlatmaya çalışacağım. İkinci alt başlıkta da benim bu süreçte neler yapacağımdan bahsedeceğim. Bu iki başlıkta da neler yapılabileceğine dair söylediklerim, ilk yazımda ortaya koyduğum problemlerle ilgili olacak. Yani ben kulübü kurtaramam, takımı şampiyon yapamam pek tabii ki. Aynı şekilde bunu Alkaralar da yapamaz. Bu yazım tamamen, Gençlerbirliği markasını ve Gençlerbirliği taraftarlığının kentliliğini nasıl geliştirebileceğimiz, nasıl daha fazla insana ulaşabileceğimiz, sahip olduğumuz değerleri nasıl kente yansıtabileceğimizle ilgili olacak.

Önerilerimi ve kendi çalışma programımı oluştururken de çağın gerçeklerini ve bugünün politik olgularını göz önünde bulundurmaya (mesela bir belediye başkanının nasıl müthiş bir zafer kazandığını gözlemleyerek) çalıştım.

Yazılarımın çok uzadığının farkındayım. Bu yüzden maddeler halinde ve önce bir cümleyle özetleyerek yazmaya çalışacağım.

Alkaralar ve Diğer Taraftar Grupları Ne Yapmalı

1. Yönetimle kavgalı olmayı bırakmalısınız! Yönetimin meşru olmadığını düşünüyorsunuz, bence de haklısınız. Yönetimin yanlış işler yaptığını düşünüyorsunuz, bence de haklısınız. Yönetimin yanlışlarına karşı ses çıkarmak istiyorsunuz, bence de haklısınız. Zaten ben size yönetimin yaptığı hiçbir şeye ses çıkarmayın, nemelazım deyin demiyorum. Kombineler çok yüksek fiyatlı mı? Tabii ki tepkinizi koyun, sesinizi duyurmaya çalışın. Kulüp kötü mü yönetiliyor, tabii ki eleştirilerinizi yapın. Kongre’nin içi mi boşaltılıyor, tabii ki Erdem Abi gitsin orada kürsüde konuşmasını yapsın. Ama yönetim karşıtlığı sizin üzerinize bir sıfat gibi yapışmasın. Kavganızı hiçbir zaman kişiselleştirmeyin. Türkiye’de muhalefet, kanaatimce haklı olduğu halde, hep şikâyet ve yakınma üzerine bir politika izledi ve bugüne kadar hiçbir zaman başarılı olamadı. Ne zamanki pozitif olmayı, insanlara umut aşılamayı ve kavgayı kişiselleştirmemeyi öğrendi (ama bu yapılan yanlışlıklara ses çıkarmadı anlamına gelmiyor) o zaman başarılı oldu.

2. Futbolsuz etkinlikler üretmelisiniz! Gençlerbirliği markasını futboldan ibaret bırakırsak, futbolun yozlaşmasıyla birlikte Gençlerbirliği’nin de yozlaşmasını engelleyemeyiz. Önceki yazım da Alkaralar’ın sevimsizleştiğinden bahsettim. Futbolun her geçen gün sevimsizleşiyor olması Alkaralar’ı bile nasıl etkiliyor, görüyor musunuz? Sizin bu güzel birlikteliğiniz de futboldan ibaret kalmasın. Ankara’nın gençlerine, futbolun alternatiflerini üretin. Deyin ki mesela, “Bu haftasonu Livorno’dayız, hangi takımın taraftarı olursanız olun, hepinizi bekliyoruz, bir şeyler içeriz, şarkı söyleriz, muhabbet ederiz. Hatta, Twitter üzerinden Instagram üzerinden çekiliş yapın, iki kişiye bira ısmarlayın. İnsanlar sizi tanısınlar, sizi sevsinler, sizinle daha çok iletişime girsinler.

3. Kentle bağınızı kuvvetlendirmelisiniz! Sırf stadyum Devlet Mahallesi’ne taşındı diye maçlara gitmeyin demiyorum ben. Maçlara gidin tabii ki. Ama kenti, yani Ulus’u, Yenişehir’i, Kavaklıdere’yi unutmayın. Mesela gidelim, Çankaya Belediyesi ile konuşalım, Büyükşehir Belediyesi ile konuşalım, Olgunlar’ın girişine, Emek Anıtı’nın arkasına bir çınar ağacı dikelim. Gençlerbirliği taraftarının olsun o ağaç. Yazın yemyeşil açsın, kışın kırmızı ve siyah kâğıt parçalarıyla süsleyelim. Oradan geçen herkes bilsin bu şehrin Gençlerbirliği diye bir markası olduğunu. Gençlerbirliği taraftarları da o ağacı kırmızı kara gördüklerinde yüzlerinde bir gülümseme belirsin.

4. Kadınlara daha çok hitap etmelisiniz! Maalesef mevzu futbol olunca ortalık testosteron kokuyor :smile: Bu konuda, Alkaralar’ın canlı yayını bence çok önemli bir değere sahip. İsmini bilmiyorum hanımefendinin ama canlı yayınların sunuculuğunu bir kadının yapıyor olması gerçekten çok şeyi değiştiriyor. Neden? Ben sokakta yürürken acıktıysam ve bir yere girip karnımı doyuracaksam, içeri bir bakarım. Hep erkekler varsa girmem. İçeride bir iki tane de olsa kadın varsa girerim. Lütfen beni mazur görün ama biz erkekler hamamböcekleri gibiyiz :smile: her yere girebiliyoruz, o kadar da seçici değiliz. Ama kadınlar kaliteyi arıyorlar ve maalesef güvenliğe bizden daha fazla dikkat etmek zorunda kalıyorlar. O yüzden, ben bir yerde kadın gördüğüm zaman kendimi güvende hissediyorum. İkinci maddede çekiliş yapabilirsiniz demiştim ya, mesela çekilişi şöyle yapabilirsiniz: “Bu tweet’i rt’leyen iki kadın takipçimize sınırsız bira hediye!” Mesela :smiley:.

5. Sosyal medyayı daha aktif ve iyi kullanmalısınız! Aylardır inceliyorum, sosyal medyada zaten Gençlerbirliği taraftarı olan insanlara hitap eden onlarca hesap var ama ben Ankara’nın diğer gençlerine hitap edebilecek bir tane sosyal medya hesabı göremedim. Eğer sosyal medyanın en etkili şekilde nasıl kullanılması gerektiğini bilmiyorsanız, bilenlerden yardım almanız lazım. Tıpkı bir deplasmana gidiyormuş gibi herkes cebinden beş lira çıkarsa koysa, sosyal medya adına yapılabilecek şeylerin haddi hesabı yok. Sosyal medyayı çok seven biri olduğum için söylemiyorum bunu. Ama bugün, sosyal medya tahmin ettiğimizden de önemli.

6. Yaptığınız işleri idare eder değil, çok kaliteli yapmalısınız! Taraftar tişörtü ve forması konusunda hep Adidas, Puma ve Nike ürünlerde gezdiğim için Yavuz Abi beni biraz marka düşkünü zannetti. :smile: Hâlbuki ben giyinmeyi dahi bilmeyen biriyim, abim beni zorla alışveriş merkezine götürür de üstüme başıma bir şeyler alır. Ama eğer Ankara’da bir marka değerini geliştirmeyi amaçlıyorsanız, rakipleriniz yalnızca Ankara’daki diğer markalar değil. En az İstanbul markaları kadar kaliteli işler ortaya koymalısınız. (Ha normalde bunu yönetim yapmalı ama yapmıyorsa biz elimizi taşın altına koyalım, başka ne yapabiliriz?) Ankara’daki gençler, yalnızca çok başarılı oldukları için İstanbul takımlarını tutuyor değiller. Bu takımlar her şeyiyle marka kalitesine çok önem veriyorlar. Futbolla herhangi bir ilgisi olmayan ortalama genç insanlara Beşiktaş’ın, Fenerbahçe’nin, Galatasaray’ın veya Trabzonspor’un formalarını gösterin, yanına da Gençlerbirliği’nin formalarını koyun. Hangisini giymeyi tercih edersin diye sorun. Çok çok azı Gençlerbirliği’ni tercih eder, o da renklerin güzelliğinden. O zaman, bir internet sitesi açıyorsanız çok kaliteli olmalı. Bir taraftar forması diktiriyorsanız, tabiri caizse ciks olmalı :smile:. Bir logo hazırlıyorsanız mesela, altın orana uygun, modern ve minimalist olmalı. Bir keçi çiziyorsanız yakışıklı ve karizmatik olmalı. Web sayfanıza bir kapak görseli koyuyorsanız mesela çözünürlüğü yüksek olmalı. (Klasspor’a ve Bülent Atlas’a bu yüzden çok kızıyorum. Ankara’nın sesi olabilecek potansiyele sahipler ama isimden tutun logoya kadar, web sayfasından tutun sosyal medya hesaplarına kadar, her şey aşırı amatör ve başarısız bir görüntü çiziyor. Klasspor’da biraz gezinince kendimi 90lı yılların sonlarında gibi hissediyorum.) Bu söylediklerimin hiçbiri çok zor şeyler değil. Kendime Adidas tişört üzerinden harika bir forma hazırlamaya başladım. Eminim bu sezon formalarımızın hepsinden daha güzel olacak. Beştepe’de bir formanın fiyatı ne kadar? Benimkinin maksimum maliyeti 110 lira olacak. Herkes 110 lira veremeyebilir derseniz, haklısınız, ama ben işsiz bir gencim aklınızda bulunsun. Aylarca para biriktirerek, indirim kovalayarak yapıyorum bu işleri. Ben yapabiliyorsam herkes de yapabilir. Yapamayan birkaç kişi çıkarsa, dostumuzdur kardeşimizdir deyip, kendimiz yapar hediye ederiz.

Ben Ne Yapacağım?

Ben oturdum, online derslerle kendimi geliştirmeye başladım. Ve bir sözüm ona taraftar grubu kurmaya karar verdim. Sözüm ona diyorum, çünkü bu gerçek bir taraftar grubu değil, bir sosyal medya inisiyatifi gibi bir şey. İsim: Art (Ankara Rüzgârı – taşmektep) Slogan: Tek Kişilik Taraftar Topluluğu.

Ankara’daki gençlerin ilgisini çekecek içerikler üreteceğim. Ankara’nın diğer değerleri ve markalarıyla bağlar kurmaya çalışacağım. Kendi başıma bir taraftar mağazası açamam tabii ki ama Gençlerbirliği ile ilgili küçük ürünler üreteceğim, rozet olsun, kartpostal olsun, bez çanta olsun vesaire. Kısa videolar çekeceğim, röportajlar yapacağım, küçük etkinlikler düzenleyeceğim, vesaire. Her ne kadar tek kişilik bir taraftar topluluğu olsam da tribünde bir bayrağım olsa iyi olur. Araştıracağım bakalım, tribüne nasıl bayrak sokuluyor, bunun standartları ne, bayrak nerede yapılır falan, tribündeki en güzel bayrak benimki olacak. :smile: Hedef kitlem zaten Gençlerbirliği taraftarı olan insanlar değil. Bir tanısa sevecek olan insanlar. Gençlerbirliği taraftarlarının sayısının az olmasını bir kader gibi kabullenemem ben. Bu konuda yönetimin bir şey yapmasını da bekleyemem. Açıkçası bu konuda sizlerin bir şeyler yapmasını bekleyecek kadar vaktim de yok. Ben önden başlayayım tutarsa siz de gelirsiniz destek verirsiniz, tutmazsa canınız sağolsun. :slightly_smiling_face:

Bu konuyu daha fazla uzatmayayım. İki gündür başınızı şişirdim, kusura bakmayın. Hoşça kalın.

Ekleme: Buraya ARt’nin Twitter linkini de koyayım. Takip eder ve takipçilerinizle paylaşırsanız çok mutlu olurum :slight_smile:

Ankara Rüzgârı (@art_tasmektep): https://twitter.com/art_tasmektep

2 Likes

Baştan sona okudum.
Sorunlarımızın ortaya konuşu ve çözüm önerileri umudumu yeşertti.
Tatlı bir yorgunluk çöktü.
Biraz dinleneyim sonra görüşürüz Beyaz Said.

2 Likes

Öncelikle Said kardeşimize teşekkür ediyorum, eline sağlık. Düşüncelerini çok güzel ve net bir biçimde ifade etmiş.

Said’in yazdıklarını okuduktan sonra yedi yıl önce yaşadığım bir olayı anımsadım. 20 Ekim 2012 günü annemi kaybetmiştik. Anamur’da vefat etmişti. O gece cenazesini Polatlı’ya getirip ertesi günü toprağa verdik. Bu arada Polatlı’daki büyüklerimizden biri, annemin doğduğu köy olan Üçpınar’a gitmemizi ve köy imamının selâ (salâ) okumasının iyi olacağını söyledi. Kardeşimle Polatlı’ya beş kilometre uzaklıktaki Üçpınar köyüne gittik. Bizim de çocukken yaz tatillerini geçirdiğimiz, top oynadığımız, güreş yaptığımız, tozlu yollarında çember çevirip, ayçiçeğinin küçük bir ağacı andıran kuru saplarından yaptığımız arabalarla koşuşturduğumuz, ağaçlardan kopardığımız dut, kayısı, erik gibi meyvelerden doyuncaya ve hatta karnımız ağrıyıncaya kadar yediğimiz, pınarlarının oluklarında çırpınarak yüzdüğümüz Üçpınar köyü bomboştu, terk edilmişti. Öyle ki sadece gece değil gündüz bile sıkı bir korku filmi çekilebilir durumdaydı. Köy imamını bulduk ve Üçpınar’da doğmuş olan annemizin vefat ettiğini söyleyip, kendisi için bir selâ okumasını rica ettik. “Başınız sağ olsun, tabii ki selâ okurum,” dedi ve devam etti: “Okurum okumasına da köyde benden başka kimse yok ki!” Biraz sohbet ettik ve selâ okunduktan sonra köyden ayrıldık.

Said’in mesajlarından birinde okumuştum, kendisi 25 yaşında… Yani bundan 16 yıl önce 2003 yılında 9 yaşındaymış. 2002-2003 sezonunda takım şampiyonluğu kaçırmış ve ligi üçüncü bitirmişti. 2003 yılı yaz ayları Gençlerbirliği taraftarlarının internetteki tek platformu olan Alkaralar forumunun en hareketli dönemlerinden birisiydi. Yazılan mesajları okumaya ve cevap yazmaya yetişemiyorduk. Okumak ve yazmak çok keyifliydi. Çoğu taraftar birbirini şahsen tanımıyor ve takma adlarla üye olup yazıyordu. Benim “Polatlılı” olan takma adım da o dönemlerden kalma… Tabii Ahmet Abi ya da diğer adıyla Tilki Selim’in de dediği gibi aradan geçen yıllarda devir değişti, ama Çelik de değişti. Bunu biliyor muydunuz? Yaaa! Evet, devir değişti. Gençlerbirliği taraftarlarının internetteki tek platformu olan Alkaralar forumu ve Gençlerbirliği Taraftarlar Derneği çeşitli sebeplerle ortaya çıkan anlaşmazlıklar sonucu ayrılmalar ve bölünmelerle karşı karşıya kaldı, birçok zaman içinde birçok taraftar grubu ortaya çıktı. Zaman zaman tehdit ve şiddete varan olaylar yaşandı. Ve Alkaralar köyü yavaş yavaş, fazla hissettirmeden bizim Üçpınar köyü gibi boşalmaya başladı. Boşalan her köyde birkaç ihtiyar ve onlara refakat eden genç insanlar kalır ya, Alkaralar köyünde de bizim gibi birkaç ihtiyar ve bize refakat eden birkaç genç arkadaş kaldı maalesef. İletişimin yönü tamamen sosyal medya ve Watsap gibi alanlara kaymış durumda. Biz burada köyü yıkılmadan ayakta tutmaya çalışıyoruz ve köyü terk etmiş olan genç - yaşlı arkadaşlarımızı bir gün geri dönecekleri umuduyla beklemeye devam ediyoruz.

Ve ligi üçüncü bitirdiğimiz 2002-2003 sezonundan tam 16 yıl sonra, Said adlı 25 yaşındaki “deli” bir genç kardeşimiz, köyün boşaldığı ve eski heyecanın kalmadığı bir ortamda aramıza katıldıktan sonra biraz sertçe, biraz pervasızca, biraz da heyecanlı yüklenmeler içeren tespit ve önerilerini sundu. Ne güzel! Yazdıklarına katılıp katılmamak ayrı bir konu ama ben zevkle okuduğumu söyleyebilirim. Aslında aramızda Said gibi eğitimli, eli kalem tutan ve güzel yazan o kadar çok arkadaşımız var ki, onlar da burada yazıp düşüncelerini paylaşsalar, hem foruma biraz hareket gelse hem de değişik düşüncelerden yararlansak, böylece taraftarlık kültürümüz de olumlu yönde gelişmeye devam etse hoş olmaz mı? Ne dersiniz? :blush:

5 Likes

1988 olmali, Gazi Liseliler Dernegi bir yemek duzenliyordu Ankara’da ve ben de duzenleme kurulundan bir cok kisi ile Ari Dersanesi-Universite-Yuksel Caddesi Okey masalari, Vidar’da sandvic, Tevfik Fikret’te basketbol,… gibi sebeplerden arkadas oldugumdan gonullu calisan olarak buluverdim kendimi. Tabii yemege ve kokteyle de katildim Izmir Caddesinin oralarda bir yerlerde.

Kokteyl esnasinda Federasyon Baskani Halim Corbali’yi gordum. Gencler’in Kibris’ta mac yapmasindan dolayi ceza almasi soz konusu idi ve ben gicik kapmistim Turk degerlerini ve Genclerbirligi’ni yeterince savunmayan bu burokrat dayiya. Sohbete katildim, kibar temiz giyimli genc bir muhendis adayi olarak ama ince ince catmaya basladim amcaya. Kibar adammis ki benim salvolari elinden geldigince savusturmaya calisiyordu ama ortam hafiften gerilmeye basladi. O esnada omzuma bir el dokunup beni kenara cekti ve aramizda soyle bir konusma gecti:

-Hangi takimi tutuyorsun delikanli?
-Gencler tabii, anlasilmiyor mu?
-Konustugun beyefendinin kim oldugunu biliyor musun?
-Halim Corbali, federasyon baskani.
-Baska ne biliyorsun o kisi hakkinda?
-Devletten iste, eski genel mudur, tapu kadastro.
Baska?
-Baska ne bilecegim, anlamadim ki!

Adam sinirlenmemeye calisarak (ki bayagi kizgin oldugunu anlayabilirdiniz) bana dediki: -Bak kardesim, Halim Bey federasyon baskani ama daha da onemlisi Genclerbirligi 'nin eski unlu futbolcusu Pirpir Halim’dir kendisi. Senden, benden, bu salondaki herkesten daha fazla Genclerbirlikli’dir. O yuzden konuyu lutfen daha fazla uzatma, al bu kartim, takim, kulup hakkinda konusmak istersen ugra bana, bildigim kadarini aktaririm sana ve arkadaslarina, hadi afiyet olsun.

Tok sesli adam arkasini donup giderken ben de kartin uzerindeki ismi okuyordum: Ayhan Sumer.

Cubuk stadi disinda konustugum ilk Genclerbirlikliler bu ikili olmustu. Hatirladikca hala yuzum kizarir. 62 yasinda kibarca cevap vermeye calisan federasyon baskani ve onun hareketlerini yargilayan 5-6 yildir Gencler taraftari oldugu icin her seyin dogrusunu bildigini dusunen 22 yasinda galin gafa bir cubuklu.

Sonra ise girdim zaten Ankara disinda ve yalniz basima maclara, deplasmanlara ve Ankara’daki maclara gitmeye basladim. Yalniz Genclerbirligi taraftarlarinin en yalnizi olarak hayatimi surdurdum. Aile fertlerim disinda 37 yilda toplam 4 kez bir genclerbirlikli ile mac seyrettim, ikisi maclarda gencler gol atinca yalniz basima sevindigimi gorunce yanima gelenler (Beypazarispordan alinan yedek kaleci Musa ve Bursa’da un isinde olan Polatli’li Sam Elliot biyikli bir dayi-koyunu soylemisti ama unuttum, Inler olabilir) ikisi de beni davet eden yonetici (Gultekin Aktan ve Zeki Unaldi). Zaten 37 yilda bu insanlar disinda tanistigim 4 yonetici (Ilhan Cavcav,Erol Agagil, Muammer Akyuz,Murat Cavcav) , 6 futbolcu ve 1 taraftar yonetici (Aksit Ozkural) var. Ortalama 3 yilda 1 kisi ile tanisiyorum ve sadece 2-3 tanesi ile bir defadan fazla gorusuyorum.

Acaba Halim Corbali’ya kukremesem daha sosyal bir insan olurmuydum? Bilemiyorum, belki. Hani ben de isterdim BJK’ye 2-0 maglupken seref tribunune dogru bagiran ama mac 4-2 olunca keyfi gicirlasan o biladere kapalida gidip sarilmak. Yedeksubay ogretmen iken Adana 5 Ocak stadyumu yaninda bol kitapli bir cafe’ye giderdik (Eyup Tas da gelmisti bir kez). Adnan Yucel siir okurdu millete bazen orada, bir de Cetin Boga’mi ne oyle bir adam. Inanin tribunde Isaac Promise’ye ovgu yagdiran veya kizginligini kusan taraftardaki tutku Adnan Yucel’in tutkusundan bin kat daha fazla. Yucel’in teorik acisini defalarca yasamis o taraftar cunku. Iliklerine kadar islemis o korkular, hayalkirikliklari ve bazen de sevincler. Hem de gercel olarak.

gencler.org’a uye oldugumda sormustu Mehmet Ali “nasil genclerli oldunuz” diye. 1 degil iki sise castillo de olite coleccion oldugu zaman yazarim uzunca da kisacasi Gene Hackman’in oynadigi bir filmden replikle cevap vermistim: “Biz yenilmekten korkmayiz, babamla dedem ucuncu ligden bir takimi tutarlardi”.

Niye tutmayayim? Makina Muhendisleri Odasi’nda iken yeni kurulan Tekstil Muhendisleri Odasi’nin renklerinin kirmizi-siyah olmasini basardim, cocuguma Daglik Karabag ve Genclerbirligi’ne ithafen GENCE ismini koydum, Turkiye’ye donunce Ozgur web sitesi icin destek olacak, paylasimlarimi da en azindan “sayin Polatlili” begeniyor. Daha ne olsun.

Ayrica Ishak Alaton’un dedigi gibi: "Basari hikayeleri asagi yukari aynidir, asil ilginc olan basarisizliklardir.

Sozun ozu: Herkesin bir taraftarlik hikayesi vardir ve bir gun farkederizki takimi/kulubu en cok seven sadece biz degiliz.

4 Likes

Alkaralar ahalisinin hepsi mi okur - YAZAR arkadaş, hepsi mi?
Bu başlığın adı “Taraftarlık Öykülerinden Bir Demet” e doğru evriliyor haberiniz olsun.
Konumuza dönecek olursak kriz var, kriz var, bunalım var.

2 Likes

‘Taraftarlık Öykülerinden Bir Demet’. Bence bundan çok güzel bir içerik olur Anasayfa için. @ozgurOdun abim, ne dersin?

Necdet ve Coşkun Abilerime mesajları için çok teşekkür ediyorum. Ben de sizin yazdıklarınızı büyük bir keyifle okudum. Hatta ikinci röportajım için sizlerden randevu istiyorum. (İlk röportajımı, eğer bulabilirsem, Trabzonspor deplasmanında tek başına gole sevinen taraftarla yapmak istiyorum. Kim olduğunu bilen var mıdır acaba?) Ankara’da ve müsait olduğunuz bir vakitte, sizi alsam, ağırlasam, biraz sohbet etsek, sohbetimizi youtube’de yayınlasak mesela? :slight_smile:

2 Likes

Fazlı Nas isimli bir arkadaşımızdı o. Yanlış hatırlamıyorsam kendisi Trabzon’da yaşıyordu zaten. Bence Onur Nazlıaka ile röportaj yapsan daha yerinde olur. Belki hatırlarsın, Antep’te bizim takımı tek başına tribüne çağırmıştı.
O sezon 34 maçın 33’ünü stadyumda izlemiş, izleyemediği tek maç KPSS gününe denk gelmişti. Ve bütün sezon boyunca takımın peşinden koşup, dershane veya özel derse gitmeden o sınavda full net ile Türkiye birincisi olmuştu.

2 Likes

Yavuz Abim, o zaman ben başlayınca senden yardım isteyeyim, Onur abiye ulaşmaya çalışayım :slightly_smiling_face:

Tamamdır kardeşim. Ben de önce bir görüşürüm, sana telefon numarasını veririm. Gerisini sen halledersin zaten. :wink:

1 Like

Said kardeşim, röportaj isteği için teşekkürler. Röportajı memnuniyetle kabul ederim etmesine de, benim kamerayla aram pek iyi değil. Kamera karşısında tutuklaşıyor, gözlerine far ışığı tutulmuş tavşan gibi oluyorum. Yaklaşık üç yıl önce Sports TV’de Ahmet Çakır’ın sunduğu “Kitaplı Spor” programına konuk olarak katıldığımda bayağı heyecanlanmış ve zorlanmıştım. :blush:

Kitaplı Spor – Sunan: Ahmet Çakır – Konuk: Necdet Özkazancı

1 Like

Program yorumu: Delihanli gibi soyluyorum, cok iyi program cikarmissiniz, elinize, dilinize saglik.

Programi seyredince aklima takilan seyler:

  1. Efsanevi bir mustesar vardi Akin Cakmakli diye, ne oldu acaba, yasiyor mu. Neden gidisi o kadar sessiz oldu?

2.Kitapta Gokhan Acarbay ile ilgili bir bolum var mi (Polatli kisminda)? Veya sizin G.Acarbay ile devam eden bir samimiyetiniz var mi ? Hacettepe Camuzoglu’nda oynadigi gunlerden beri “ya su adamla bir irtibat kurayim” diyorum ve erteliyorum. Telefonu da var bende. Belki Necdet Bey ile dostlugunuza binaen diye ararim bu gunlerde.

  1. Polatli’da stoper oynayan Cenk vardi, onunla ilgili bir bilgiye sahipmisiniz?

Kitapta vardir belki bu bilgiler ama henuz okuyamadigimdan bilemiyorum.

Tekrar tesekkurler guzel paylasim icin.

Necdet Abim, siz Gençlerbirliği taraftarısınız, ben de sizin taraftarınızım. Sizin gibi güzel insanları üç beş genç daha tanısın istiyorum sadece.

Röportaj değil de, on dakikalık bir sohbet gibi düşünün. Beni kırmazsanız çok mutlu olurum ama sizi rahat edemeyeceğiniz bir duruma sokmak da istemem.

@Cubuk abim, aynı teklifim sizin için de geçerli :slight_smile:

Ben de teşekkür ederim Coşkun kardeşim. Bana cesaret verdiniz. :blush:

Sorularınıza gelince…

  1. Efsanevi müsteşar Akın Çakmakçı Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın en uzun süre görev yapan müsteşarıydı. 1983 genel seçimlerinden sonra bakanlıklar birleştirildiğinde biz Ticaret Bakanlığı’ndaydık, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile birleşince adı Sanayi ve Ticaret Bakanlığı oldu. Akın Çakmakçı müsteşardı. ANAP iktidarı döneminde de kesintisiz müsteşarlık yaptı, bakanlar değişti ama o değişmedi. 1991 seçimlerinden sonra CHP iktidara gelince bir süre daha müsteşar olarak devam etti ve 1994 yılında emekli oldu. Birkaç kez bazı ortamlarda tokalaşma durumumuz olmuştu, tanışıklığımız o kadar. O dönemde müsteşara doğrudan ulaşmak pek kolay değildi. 2001 yılında, 64 yaşında vefat etmiş. Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum.

  2. Taşradan Futbol Hikayeleri kitabındaki “Futbolun Peşinde” adlı öyküde Gökhan ile Cenk’in de adları geçiyor. Gökhan ve Cenk yanlış hatırlamıyorsam Hacettepe Camuzoğlu’ndan geldiler. İkisi de Polatlıspor’u 3. Ligde şampiyon yaparak 2. Lige çıkaran kadronun en önemli futbolcularıydı. Cenk stoper, Gökhan sol açık olarak oynuyordu. İkisi de iri yapılı, güçlü fiziğe sahip futbolculardı. Taraftarlar, Gökhan’a birkaç lakap takmıştı: “Minik”, “Ayı” ve bizim mahallenin bebelerinin söyleyişiyle “Kocaoğlan”. Üç lakabı da hak eden bir futbolcuydu. Topu ayağına alınca o zımpara gibi toprak sahada toz çıkartarak kimseye kaptırmadan metrelerce sürerdi. Bayağı da gol attı. Ben şahsen onu sahada izlemekten keyif alırdım. O gün takımda Gökhan varsa korkma… Polatlıspor’da üç sezon oynadı ve çok yararlı oldu. Tribünde tezahürat yaparak bol bol alkışlama dışında kendisiyle bir tanışıklığımız yok. Sonra Ankara Spor İl Müdürlüğü’nde çalışmaya başlamış ve sanırım halen devam ediyor.

  3. Cenk çok iyi bir stoperdi. Lakabı "Boldozer"di. Onun sanırım Polatlı ile bir ilişkisi var ama şimdi tam hatırlayamadım. Ya annesi Polatlılı ya da kendisi Polatlılı bir kızla evlendi. Öyle bir şey… Cenk yakın zamanda bir bacağını kaybetmiş. Polatlı İstiklal gazetesi 2018 yılında kendisiyle bir röportaj yapmış. 30 Mart 2019’da yine Polatlı İstiklal gazetesinde Cenk’in tekerlekli sandalye ile 1926 Polatlı Belediyespor’un maçını izlemeye geldiğini anlatan bir haber yayınlanmış. Bu röportaj ve haberden anladığım kadarıyla Cenk’in Polatlıspor’dan önce bir Çubukspor’da oynamışlığı var. İlginç fotoğrafların da yer aldığı bu röportaj ve haberin linklerini aşağıya kopyalıyorum. Umarım sizin için de bilgilendirici olur Coşkun kardeş.

Sahaların BULDOZER’i Cenk Baycan
http://www.polatliistiklal.com/2018/07/23/sahalarin-buldozeri-cenk-baycan/

20 yıl sonra,Tekerlekli Sandalye ile Sahada!…
http://www.polatliistiklal.com/2019/03/30/20-yil-sonratekerlekli-sandalye-ile-sahada/

30 yıl önce Polatlı Şehir Stadında çekilmiş olan aşağıdaki fotoğraf da Gençlerbirliği taraftarı arkadaşlarımız için sürpriz bir bonus olsun. :blush:

26 Şubat 1989 günü Polatlı Şehir Stadında Polatlıspor-Gençlerbirliği arasında oynanan 1988-1989 Sezonu 2. Lig Maçı (Kaynak: O maçta oynayan Polatlıspor futbolcularından Hasan Gülcan)

Polatlı Şehir Stadı (Toz kalkmaması için itfaiye aracı ile sulanmış, kumla karışık toprak saha)

Polatlıspor-Gençlerbirliği

1988-1989 Sezonu 2. Lig Maçı

Maç sonucu: 0 - 0 (Cebeci Stadı’ndaki ilk maç: Gençlerbirliği 6 - Polatlıspor 0)

Hakemler : Erman Toroğlu, Hüseyin Büyükçoban, Cafer Kasımoğlu

Polatlıspor: Gürsel, Yusuf, Büyük Mustafa, Cenk, Ünal, Erdoğan, Hasan, Zafer, Yavuz, Küçük Mustafa, Çetin.

Gençlerbirliği: Nezihi, Hüseyin, Galip, Metin Koyuncuoğulları, Eren, Metin Diyadin, Avni, Suat, Olkan, Fevzi, Hayrettin Dzarbozovic.

Kaynak: http://gencler.org/fikstur.php?sezon=1988-1989&id=1988198945

24 Eylül 1988 günü Cebeci Stadında Gençlerbirliği’nin Polatlıspor’u 6-0 yendiği maça ilişkin bilgiler de aşağıdaki görselde…

Link: http://www.gencler.org/fikstur.php?id=1988198909&gol=Muammer%20Nurlu&sezon=bos

Coşkun kardeşimin soruları sayesinde ben de geçmişe güzel bir yolculuk yapmış oldum. Ne güzel! Teşekkürler Coşkun kardeş… :blush:

2 Likes

Bu nasıl bir krizdir ki forumun bu yeni versiyonunu takip etmeye başladığımdan beri en güzel en heyecanlı en ilham verici en bilgilendirici en düşündüren satırlarını okuyorum.
Teşekkür ediyorum tek tek hepinize…

Almanya dan dönenlerin niye Almanlarla yaşamaya alışamadığını tartışıyorduk kardeşimle bu akşam. Krizler aslında bu topraklarda bizi hayata bağlıyor. Bir çeşit adrenalin bağımlılığı…

@beyazsaid dışarıdan bakabilirsin ve bu bizi çok geliştirici bir rol ama benim naçizane düşüncem dışarıda değil apaçık Alkaraların içindesin, Alkaralardan birisin.

2 Likes

Bence foruma uğramayan arkadaşlar aslında çok şey kaybediyorlar Ümitçiğim. :blush:

3 Likes

Said kardeşim sohbet şahane olur. :blush:

2 Likes

Tesekkurler cevaplar icin.

1.Akin Bey sagci-solcu herkesin saygi gosterdigi caliskan bir insandi. Yetki gocerimini (delegasyonu) iyi bilen Ozal sayesinde 80’lerin basindan itibaren Turk sanayilesmesini sekillendiren temel insan oldu galiba. Bu kadar sessiz bir sekilde gorunmez olmasina sasiriyordum, en iyi caglarinda hayatini kaybetmis ondanmis. Huzur icinde uyusun. Sanayiye onem verilmeyen son 25 yil sonrasinda o tur insanlarin ulkeye hizmetleri daha iyi anlasiliyor.

2.Gokhan anneannemin soyadini tasiyor, cok yaygin bir soyad olmadigi icin %99 akrabam kendisi. Hacettepe Camuzoglu’nda oynadigi donemlerden beri “ya su adama bir ulasiyim” diyordum. Biraz gec kaldim :blush: Bu vesile ile kontak kurup sizden de bahsedecegim.

3.Cenk’i Cubuk’ta oynarken izlemistim bir kac kez. Ben bu takima fazlayim diye bagiriyordu oyunu ve balkan kokenlilere benzeyen fiziki goruntusu ile. Genelde kasabanin insanlari Gokcedereli kasap gibidir, futbolcusu dahil (kotu anlamda kullanmiyorum bunu, yapisi o insanlarin). Mesela Mustafa Kaplan iki ayri sezonda Cubuk formasi giydi, hic siritmadi, icimizden biri gibiydi. Cenk’i izlediginizde Sonmez Filament’te oynayan Emre Asik, Izmirspor’da oynayan Ismail Demiriz veya Sekerspor’da oynayan Koray’i ilk izlediginizde olusan " vay be , helal olsun , bu yasta bu performans" duygusuna kapiliyordunuz. Emre ve Ismail cok basarili oldu ama Cenk ve Koray o kadar ileri gidemedi (sanirim 1983 yazinda Koray sagbeke, kanat oyuncusu olarak da Kayseri’den Reha veya Oguz bize transfer olmustu ama ikisi de yok oldu gitti). Umarim gecirdigi hastalik sonrasi Cenk hayatini cok zorlanmadan devam ettirebilir. uzucu bir durum.

Kriz basliginin da canina okuyup nostalji haline getirdim, affola.

1 Like

Beyaz kardesim,

Teklifin onur verici ama bu forumda beni taniyan (yuzyuze gorusen) hic kimse yok, o yuzden daha bilindik isimlerle gorusme yapmanda yarar var. Yayinladigin sohbetleri izleyecek kisiler “bu ibi$ kim la” dememeli.

Basarilar diliyorum, kolay gelsin.

1 Like